05.10.2017

16. Filmekimi Günlükleri – 6

Loveless

Zvyagintsev, Leviathan adlı başyapıtı ile yarattığı etkiyi belki tam olarak yakalayamasa da yine perdeye pür dikkat odaklanmamızı, rahatsız olup sorgulamamızı sağlamayı başarıyor. Daha önceki yapımlarında da dile getirmekten çekinmediği ülkesinin gerçeklerini ifşa etmekten yine bir nebze bile kaçınmadığı gibi bana kalırsa her geçen gün cesaretini daha da artırıyor Zvyagintsev. Loveless sadece Rusya’nın gerçeklerini dile getirmekle kalmayıp, tüm insanlığın yaşadığımız çağda özellikle insan ilişkilerinden ne kadar koptuğunu birbirimize olan sevgisizliğin ne boyutlara geldiğini gözler önüne seriyor. Ve bizleri tarifi mümkünsüz bir acıya ortak etmekten de hiç mi hiç imtina etmiyor. Zvyagintsev bildiği sularda emin adımlarla yürümeye devam ediyor açıkçası.

Tuba BÜDÜŞ

Sonbaharın içinden gelip ormanın derinliklerine doğru ilerleyen, puslu ve kasvetli gökyüzünün altındaki küçük bir çocuk …

Yalnız başına eve doğru ilerlerken, evin içerisinde iki ayrı kutup, iki ayrı dünya ve iki ayrı insanla karşılaşır. Anne ve babasının olağanca ‘’sevgisiz’’ halinden çıkan küçük Alexey…

Evlerinin içerisinde küçük kayıp bir hikâyedir…

Ve bu kaybedişliğin içerisinden bir gün çıkıp giden masum bir hayat. Onun varlığını o güne kadar fark etmemiş ailesi; Alexey’in kaybolmasıyla başlayan zorlu serüven, onu bulmak için devam eder. Kaybolan sadece Alexey değil onunla birlikte kendine topluma ve hayatın tüm heyecanın varlığına yenik düşmüş iki ayrı insan yatar. Birbirlerinden ayrılmak üzere olan çift, küçük çocuklarının bir anda ortadan yok olmasıyla yalnızlıklarının ve birbirlerine olan öfkelerinin nasıl derinleşip bir yandan da yozlaşan hayatları içerisindeki çaresiz tavırları ,uzlaşan duygularını izleten bir film…

Toplumsal çöküşün bir çok yanıyla gösterildiği filmin 21.yüzyıl insanlarının kayıp ve bencil hayatlarını küçük bir göz kırpışla önümüze getirir.

Diğer bir yandan bürokrasi, devlet, aile üçgeninde küflenmeye yüz tutmuş bireylerin hayatlarını gözler önüne serer.

Seyirciye sorgulama ve empati hissiyatlarını bir kez daha hatırlatan, soru sorduran büyülü bir hikaye.

Prestijli ve ses getiren ödülleri toplayan Rus Yönetmen Andrey Zyagintsev “Leviathan” filminden sonra ‘’Loveless’’ filmiylede kendinden söz ettireceğe benziyor.

Serkan İMRE

120 Battements Par Minute

Her şeyden önce yaşamanın filmi 120 Battements Par Minute. Ölümün, hastalığın altında ezilen değil yaşamanın coşkusunu veren bir film. Gücünü de buradan alıyor bence çünkü beklenen gelişmeleri verse de onun içine gizlenen detayları öyle muhteşem veriyor ki filmden umut aşısı alıyor gibi oluyorsunuz. Detaycılıkta oldukça başarılı olan senaryo ve onu destekleyen görüntü yönetimi, günlük hayatın içinde her dakikanın altını çizen bir üslup yakalıyor. Bence sinema tarihinin en iyi kapanış sahnelerinden birine sahip olan film sadece bu detay için bile izlenebilir.

Seçil TOPRAK

The Shape of Water

Filmi sevebildiğiniz takdirde içinde kaybolacağınız naiflikte bir öykü ve yeşilin bin bir tonuyla oluşturulmuş atmosfer sizi büyüleyecektir. Doğa dostu yönünün altını çize çize oluşturduğu atmosferi zaten dışlamadığı insan dışı varlığı daha ön plana çıkarıyor. Farklı olmak mevzusunu birleştirici olarak kullanan film, masal dinlemek isteyenler için de ideal ancak gerçeklerle kurduğu bağlar da zayıf değil. Toro dan ikinci bir Pan’ın Labirenti beklemek zaten abes olur ancak onun naifliğinde bir öykü anlatırken onun kadar sert olamamış.

Seçil TOPRAK

Guillermo Del Toro’nun ödül sezonda ses getirecek yeni filmi The Shape of Water, naif hikâyesine rağmen barındırdığı tüm karakterler ve her bir karesiyle hedefinin akademi olduğunu belli ediyor. Müzikleri ve teknik açıdan tüm övgüleri hak eden film içerik açısından beklentilerin altında eziliyor.

İbrahim TOSYALI

Housewife

Baskın ile yerli korku sinemasında yeni bir soluk olmayı başaran Can Evrenol’un merakla beklenen ve Türkiye prömiyerini Filmekimi’nde yapan filmi Housewife büyük bir hayal kırıklığı. Dili İngilizce olmasına rağmen yerli oyuncular kullanan, ilk bir saati boyunca son 20 dakikasına hazırlandığı çok belli olan film her geçen dakika inandırıcılığını kaybediyor.

İbrahim TOSYALI

Can Evrenol’un çılgın beyninden yeni bir örnek diyebiliriz. Korku ustaları Fulci, Bava, Argento’dan referanslar alan, Lovecraftvari bir hikayeyi rüya ile gerçek arasında anlatan yapım, ABD’nin ucuz korku filmlerine öykünüyor. İlk yarısında hikâyeye giriş yapmak uğraşı nedeniyle Türk oyuncuların İngilizce bir filme alışmaları uyum sürecinde sıkıntılı oluyor. Ancak film ikinci yarısında vites arttırarak bir korku çılgınlığına dönüşüyor. Yılın en ayrıksı Türk filmi denilebilir.

Haktan Kaan İÇEL

 

Rodin

Jacques Doillon’un başarılı heykel sanatçılarından biri olan Rodin’in hayatını beyaz perdeye aktardığı Rodin filmi tipik bir biyografiden ibaret. Filmde sanatçının bir eseri nasıl ve hangi koşullarda yarattığını görüyoruz. Bir eserin yaratılış sürecine tanık oluyoruz izlerken. Bu açıdan baktığımızda film beklentileri karşılıyor. Ancak Rodin’in karakteristik özellikleri filmin değerini düşürüyor. Onun sürekli cinsellikle ilişkilendirilmesi ve sanatını ikinci plana atması filmin esas konusuna gölge düşürüyor. Daha başarılı bir biyografi filmi bekliyordum açıkçası. Bu film senaryo açısından çok yüzeysel kalmış gibi görünüyor. Dolayısıyla pek akılda kalıcı olamıyor maalesef.

Mert YILDIRIM

Zama

Lucrecia Martel’in son filmi Zama, benim için tam anlamıyla korkunç bir film. İyi bir film olacağını düşünüyordum ancak beklentilerim beni yanılttı. Bir adamın yalnızlığı ve içinde yaşadığı toplumun bunalımlı halini anlatmaya çalışıyor ama anlatamıyor. Ne konu doğru düzgün ele alınmış ne de karakter derinliği sağlanmış. Hikâyenin derinliği bile yok. Karakterin ne yapmaya çalıştığını, ne yapmak istediğini anlayamıyorsunuz izlerken. Görüntü yönetmeni iyi iş çıkarmış olsa da film baştan aşağı başarısızlık kokan bir yanı var. Filmekimi’nde şu zamana kadar izlediğim en kötü film olabilir bu.

 

Mert YILDIRIM

 

The Party

Yıldızlarla dolu oyuncu kadrosuna sahip, son derece eğlenceli bir komedi filmi olmuş. Filmden çıktığınızda çok güzel bir tiyatro oyunu izledim hissi bırakıyor. Çünkü çok iyi yazılmış metni, oyuncular biraz abartılı ve teatral performanslar vererek sunmuşlar. Sally Potter’ın en iyi filmi olabilir. Keyifli seyir zevki için birebir. Adeta bir antidepresan…

Haktan Kaan İÇEL

Le Fidele

Bayat bir senaryodan ortaya ne çıkabilir? İyi bir sinematografi ya da muhteşem oyunculuklar beklersiniz. Ancak Le Fidele bunu vermek yerine bol ağdalı bir duygu sömürüsü sunuyor. Adele’in inanılmaz kötü makyajını görmezden gelebilirseniz, filmi izlerken ağlamanız bile mümkün gözüküyor. Rollerinde Adele ve Matthias donuk performanslar sergiliyorlar. Soygun mizansenleri tatmin edici düzeyde tasarlanmış. Ancak filmdeki zamanlar arasında bir kopukluk olduğundan dolayı duygu size geçmiyor. Klişe hikâyesinden dolayı belki de kağıt üstünde çekilmemesi daha iyiydi.

Haktan Kaan İÇEL