17.02.2018

17. !f Bağımsız Filmler Festivali Günlükleri – 2

The Florida Project

Bir önceki filmi Tangerine ile birçoğumuzun radarına giren, Amerikan bağımsız sinemasının en gözde isimlerinden olan Sean Baker, prömiyerini Cannes Film Festivali’nde yapan The Florida Project ile karşımızda. Baker, son filminde de çizgisinden taviz vermeyerek yine kamerasının peşinden koşup nefessiz kalmamızı istiyor. Üstelik bu kez peşine takıldığımız karakterler 7-8 yaşlarında. Amerika’nın en gözde mekânlarından (Disneyland) birinin dibinde yoksul bir hayat yaşayan, dağılmış ailelerin çocuklarının uzun yaz günlerini geçirmelerini izlerken duygudan duyguya geçmemek mümkün değil. Kimi zaman yaptıkları yaramazlıklarla boylarından büyük sorunlara sebebiyet veren bu küçük çetenin lideri diyebileceğimiz (aynı zamanda filmin başkarakteri) Moonee (Brooklynn Prince) için hayat tüm vurdumduymaz tavırlarına rağmen çok zor.

Filmde mükemmel bir performans sergileyerek Oscar’da yardımcı erkek oyuncu dalında adaylık kazanan Willem Dafoe’nin varlığı ise apayrı bir güzellik. Hem oyunculuğu hem de hayat verdiği karakterin yürekleri ele geçiren yapısı karşısında etkilenmemek mümkün değil.

Tuba BÜDÜŞ

The Florida Project’te yönetmen Sean Baker,  Moonee adında küçük bir kız çocuğu merkezine alıyor ve onun çocukluğunun bir yazını nasıl geçirdiğini gösteriyor bizlere. Bir yaz tatilinde yapmayı umduğu tüm avarelikleri ve haylazlıkları en yakın arkadaşlarıyla beraber yapabilen sinir bozucu derecede başıboş bırakılmış bir ufaklık diyebiliriz onun için. Genç ve bekar annesi Halley ile beraber, haftalık kirasını zar zor ödeyebildikleri varoş bir motelde yaşıyor, tıpkı arkadaşı Scooty gibi. Filmin açılış sahnesinde sırtlarını dayadıkları motelin mor ve pütürlü duvarı, ikilinin renkli ama bir o kadar da kusurlu olan hayatlarını simgeliyor sanki. Onlar eğleniyorlar fakat arka planda trajik diyebileceğimiz başka bir hikâye dönüyor. Karakterlerin gerek senarist gerekse oyuncular tarafından ortaya koyuluş biçimi öyle abartısız ve doğal ki gerçek hayattan kopup gelmişler hissi veriyor. Yönetmen Baker’ın bu realist tavrı çekim üslubunda da kendini gösteriyor; genelde çocuk boyunda tuttuğu kamerası kimi zaman odaktaki karakterin belli bir bölgesini yakından çekerek o anda önemli olan meseleyi vurguluyor. Tüm bu özellikleri ve bahsedemediğim daha fazlası sebebiyle, The Florida Project son zamanlarda sinemada yapılmış en iyi çocuk temsili diyebilirim.

Esma AKALIN

Mom and Dad

!f’in en sevdiğim bölümü Karanlık ve Köşeli’nin filmlerinden olan Mom and Dad, ne yazık ki tam bir hayal kırıklığı. Zira amaç sadece tekinsiz bir kameranın peşinden koşturup şiddet içeren görüntüler izlemek değil de aynı zamanda elle tutulur bir senaryonun, akıl oyunları yaratacak girizgahlara sahip bir film izlemekse Mom and Dad, yanlış tercih. Açıkçası hem başında hem de sonunda var olan kopukluğu temponun en yükseldiği anda bile gideremiyor film. Tüm bu eksikliklerine rağmen en azından şiddet anlarını gösterseydi belki izlerken yaşanılan kan banyosu hissi sebebiyle farklı bir kategoride değerlendirebilirdik. Ama Brian Taylor bunu da tercih etmemiş. Mantık hataları, doldurulamayan boşluklar, sığ oyunculuklar, havada kalan söylemler… Tüm bunların altında kalıp filmi izlerken can vermezseniz şayet korku türünün müstesna örneklerine yapılan göndermelerle biraz keyiflenebilmek mümkün. Ama sadece o kadar. Daha fazlasını beklemeyin!

Tuba BÜDÜŞ

Nicolas Cage ve Selma Blair’i baş role taşıyan Brian Taylor filmi Mom and Dad tam olarak bir !f filmi. Ebeveyn olmak, bunun sorumlulukları ve hayatı değiştiren etkileri üzerine bol söylem üreten film, bunu yaparken oldukça absürt bir anlatımı tercih ediyor ve yönetmenin ufak numaralarıyla biçimsel olarak da hikâyesini besliyor. Bu tarz bir deli işi anlatım !f izleyicisini memnun edecektir ama filmin bunun dışında elle tutulur bir yanının olmayışı toplamda vasat bir iz bırakmasına sebebiyet veriyor. Purge filmi gibi kısa zamanda büyük olay patlak veren aksiyonel filmleri sevenler de 85 dakika boyunca keyif alacaktır ama çıktıktan sonra filmi unutacaklar.

Onur KIRŞAVOĞLU

Brawl in Cell Block 99

!f’in izlemesi en zorlayıcı filmlerine yer verdiği seçkisi olan Karanlık ve Köşeli’nin en gözde filmi Brawl in Cell Block 99, tüm yükü Vince Vaughn’un omuzlarına yüklüyor. Filmi adeta tek başına sırtlayıp götüren Vaughn’un Bradley rolünde adeta yumruğunu konuşturmadığı bir an bile yok. Bradley’in aldığı yanlış kararlardan dolayı karısı ve doğmamış çocuğunun zarar görmemesi için yaptıkları kolay yenilir yutulur cinsten değil. Şiddet dozu en yüksek hapishane filmlerinden biri olduğu su götürmez bir gerçek olan bu filmin senaryo, karakter gelişimi, kurgu ve daha birçok şeyle ilişki içerisine girmeyip sadece şiddet görüntülerine bel bağladığını görüyoruz. Bir de elbette tüm bu akıl almaz şiddet görüntülerine boca edilen dram sosunu unutmayalım.

Tuba BÜDÜŞ

Kar

Emre Erdoğdu’nun ilk yönetmenlik denemesi olan Kar, bir grup lise öğrencisinin mahvolmanın eşiğindeki hayatlarını anlatıyor. Uyuşturucu müptelası da olan gençler üzerinden günümüz portresi ortaya koyan Erdoğdu bunu yaparken cesur bir anlatımı tercih ediyor ve büyük oranda gerçekçiliği perdeye yansıtmayı başarıyor. Hal böyle olunca da izleyiciler geriliyor, düşünüyor ve korkmaya başlıyor. Zira bu hayatı seçen ya da seçmek zorunda olanlar etrafımızdaki herkes olabilir duygusu yüksekten hissediliyor. Final bölümüne gelirken yaşanan eksiklikler ve meselenin çözümüne dair bir öneri sunmaması etkiyi biraz düşürüyor ama ilk film olmasını göz önünde bulundurunca Kar sınıfı geçmeyi başarıyor.

Onur KIRŞAVOĞLU

Lady Bird

Yılın en çok ses getiren, dünyada yankı uyandıran ve !f’in açılış filmi olan Lady Bird bir büyüme hikâyesi ortaya koyuyor. Annesinin hayatını olumsuz etkilediği Lady Bird karakteri kendi hayallerinin peşinden giderken yanlış kararlar verebiliyor ve olumsuz hamlelerle hayatını daha da zorlaştırabiliyor. Filmin bütün dünyada neden bu kadar abartıldığını anlamak güç. Zira klişelerle dolu bir senaryo ve karakter oluşumu mevcut. Anne-kız olayı bu şekilde dünya döndükçe var olacaktır ve var olduğu sürece de klişe olacaktır, yani olması gereken bir klişedir ama etrafında örülen hikâye de fazlasıyla tanıdık. Ben, genç bir kadın yönetmenin filmi çekmesinin ve politik ortamın etkisinin çok beğenilmesinde etkili olduğunu düşünüyorum. Yine de büyüme hikâyesi sevenler salondan mutlu ayrıldılar, ayrılacaklardır.

Onur KIRŞAVOĞLU