21.02.2018

17. !f Bağımsız Filmler Festivali Günlükleri – 6

Phantom Thread

Paul Thomas Anderson ile Daniel Day Lewis’in birlikte harikalar yarattıkları son film ve Lewis’in jübilesini yaptığı film olması anlamında ayrıca önem arz eden Phantom Thread, ikilinin belki en iyisi değil ama yine de etkileyici olmayı başarıyor. Lewis’in bir terziyi oynarken bile nasıl o upuzun dal gibi vücudunun her bir santimini kullanarak tam bir oyunculuk dersi verdiğini anlamak güç. Lewis tüm filmografisinde zaten bunu başarırken son zamanlarda yaşlılığın verdiği derin çizgilerin, lekelerin de bu hünerine katkı sağladığını görüyoruz. Lewis yaşlandıkça sahnede devleşen isimlerden adeta. Film boyunca elinden bırakmadığı kalemiyle ve dokunduğu kumaşlarla büyük bir aşk yaşadığını yüreğimizin her bir zerresinde hissedip kulağımıza gelen kumaş hışırtılarının sesiyle adeta onlara dokunduğumuzu hissediyoruz. Tüm bunların yanında Lewis’e eşlik eden Vicky Krieps de daha ilk gördüğümüz andaki şaşkın ve mahcup hareketleriyle çok başarılı. Ünlü ama aksi ve çekilmez bir terziyi dize getirip aşkını sonuna kadar sahiplenen cevval bir kadının hikâyesi olan Phantom Thread Paul Thomas Anderson’un şimdilik son harikası.

Tuba BÜDÜŞ

 

Last Flag Flying

Yemeyip içmeyip film çektiğini düşündüğüm, bana kalırsa az bir mola vermesi  gereken Richard Linklater’in her festivalde yeni filminin olduğunu bilmek artık kabak tadı vermedi mi sizce de. Açıkçası Before serisi dışındaki filmleriyle çok da beni etkileyemeyen Linklater, bu kez yakın tarihe Irak Savaşı’nın yeni başladığı döneme götürüyor bizi. Üstelik bunu yaparken aslında kurduğu çatı çok bilindik olsa da gayet iyi işliyor. Lakin filmin ilk yarısına kadar devlet liderine, orduya, savaşa nanik yapıp da sonra düzlükte de herkesten çok vatan, millet, Sakarya edebiyatına girmesine seyirci kalmak açıkçası hayli sinir bozucu. Bryan Cranston’ın performansının ise filmin en güzel şeyi olduğunu belirtmek isterim.

Tuba BÜDÜŞ

 

Kamikaze 1989

Yeni Alman Sineması’nın en önemli isimlerinden Rainer Werner Fassbinder’ın perdede son göründüğü ve yine aynı akımın yönetmenlerinden Wolf Gremm’in elinden çıkan bir kült film olan Kamikaze 1989, ne istediğini bilerek giden seyirciye kesinlikle beklediğini veriyor. Zira 1982 yapımı olan film, 1989 yılında yaşanacak distopik bir Almanya tasvir ediyor. Almanya’nın tüm medya ayağını elinde bulunduran bir tekel, tüm ülkeyi parmağında oynatır, ülkede içki dahil birçok şey yasaktır ve her gün yaşanan intiharlar beklenmedik ölüm ismiyle anılmakta, toplum büyük bir yalanın, yokuluğun içinde yaşamaktadır. Fakat bir grubun gizliden isyanı dışında tv’lerdeki programlarla uyutulan halkın üzerine adeta ölü toprağı serilmiştir. Bu tuhaflığın içinde yalnız ve mutsuz ama çok başarılı olan komiser Jansen, kendisine verilen görevi yerine getirecektir her zamanki gibi. 1982 yapımı bir filmde anlatılanlarla günümüze yaşananların benzerliği fark edilmeyecek gibi değil. Bunun yanında bir bilim-kurgu filminde hayal edilip tasarlanacak çok basit ama çok da isabetli tasarımlar filmi izlerken yüzleri güldüren ayrıntılar oluyor. Fassbinder’ın leopar takım elbisesi ve büyük yeteneği ile perdede arz-ı endam ettiği, nevi şahsına münhasır bir cyberpunk filmi Kamikaze 1989. Böylesine hazine değerindeki, kültleşmiş filmleri daha fazla perdede görmeyi insan umut etmeden edemiyor.

Tuba BÜDÜŞ

 

I Kill Giants

Çocuk doğasını ve tepkilerini metaforlar yardımıyla en iyi anlatan çizgi romanlardan biri olan I Kill Giants sinemaya uyarlanırken, orijinal eserden ödün vermeyerek başarılı olmayı başarıyor. Bir anlamda yakın dönemde izleyicinin beğenisini kazanan A Monster Calls filmiyle akrabalık bağları bulunuyor. İki film de benzer unsurları metafor olarak kullanırken bağlanan nokta neredeyse aynı esaslara dayanıyor. Dokunuşlarıyla estetik oluşu ve duygusal bir sinema atmosferi yaratması açısından meraklıları için ideal bir film…

Haktan Kaan İÇEL

 

Susanne Bartsch: On Top

Seksenlerin zevksiz moda anlayışını, tuhaflıklarla süsleyerek yaratan Bartsch’ın bir anlamda moda dünyası için Andy Warhol muamelesi görmesini belgelerle anlatıyor. Bartsch’ın partilerle dolu hayatından, aile ilişkilerine; moda anlayışından sansasyonel fikirlerine kadar pek çok açıdan bakmaya çalışan Susanne Bartsch güzellemesi olarak özetleyebiliriz.

Haktan Kaan İÇEL

 

Arada

Mu Tunç’un ağabeyi ve kendi hayatından esinlenerek senaryosunu yazdığı Arada Türkiye’de punk müziğinin parladığı dönemleri mercek altına alıyor. Burak Deniz ve Büşra Develi’nin canlandırdığı bir çiftin bir biletin peşinden koşturması ve sistemin çarklarının içinde nefes almasını merkeze oturtturuyor. Görsel açıdan başarılı bir konser sahnesi dışında sinemasal bir savrukluk ve kaosun beklentileri bir nebze üst seviyeye taşıyamadığını gözlemlesek de, art house kotarılan filme yüreklerin koyulduğu bir gerçek…

Haktan Kaan İÇEL