02.06.2017

2014’ün Gözden Kaçan Filmleri

papusza

Selin GÜREL

Papusza

İzlerken her bir karesini dondurup saatlerce seyre dalmak istediğiniz filmlerdendi Papusza. Papusza’nın özellikle dış mekanda harikalar yaratan yönetmenleri, sinemayı bir sanat dalı olarak kutsamayı öyle iyi becerdiler ki, sonunda film, izlemeye kıyılamayan, hava almasın diye sıkı sıkı paketlenip emin bir yere kaldırılmak istenen bir hazineye dönüştü. Ve her gerçek hazine gibi sadece küçük bir kitlenin radarına takıldı.

The Sacrament

Tarikat filmlerine özgü paranoya, şüphe ve beklenmedik şiddet gösterilerini, buluntu film formatıyla birleştiren The Sacrament, tüyler ürpertici bir lideri de peşine takınca, gerçekten de gerçek bir dehşet rüzgarı estirdi. Ama sadece bu rüzgara kapılmayı sevenler için. Film, ne türe ne de alttüre çağ atlatmadı, ama bütün bunları daha önce gördüğünü düşünen seyircinin ense tüylerini layığıyla kaldırmayı bildi. O farkında olsa da olmasa da…

Joe

Nicolas Cage sinemaya gümbür gümbür bir dönüş yaptı, ama kimsenin ruhu duymadı. Kariyerinde insanları kendine güldüren bir acınasılığa yelken açtığı bir dönemde, yönetmen David Gordon Green’in ondan karizmatik, sert yaradılışlı ve meğer yufka yürekli bir koruyucu yaratma fikri, şaşılacak derecede iyi işliyordu. Cage, örneğin Frozen River’daki Melissa Leo’nunki kadar ödül mıknatısı olması gereken bir performans sergiledi, ama yine de filmi ön saflara çekmeyi başaramadı.

God’s Pocket

God’s Pocket’ı izlerken kulağınızda bir ses durmaksızın, Philip Seymour Hoffman’ın son filmlerinden birini izlediğinizi hatırlatıyor size. Belki de bu yüzden filmin ilk dakikalarından itibaren bir hüzün çöküyor üzerinize, bir daha da iki yakanız bir araya gelmiyor. Hoffman, kariyeri boyunca ona hep çok yakışmış, kaybeden adam rollerinden birini üstleniyor. Ama filmin ana karakterlerinden birine dönüşen “mahalle”, bu “kaybeden”e içki ve ter kokan bir cehennemin orta yerinde işkence etmeye başlayınca işler çığırından çıkıyor. İyi çekilmiş, iyi oynanmış, klostrofobik ve zifiri karanlık bir mahalle filmine hasret kalanlar, umarım kaçırmamıştır.

Begin Again

Anna Karenina veya Atonement gibi, karakterinin trajik sonunu önceden bildiğiniz, muhteşem filmlerde oynadığı zamanlar hariç; Keira Knightley’yi olduğu gibi sevebileceğiniz tek film Begin Again. (Belki sevginizin küçük bir parçasını da Laggies’e bağışlayabilirsiniz…) Ne kadar formül kokarsa koksun, izledikçe sıkı sıkı sarılma isteği uyandıran bir film bu. Once’ın yönetmeni John Carney’nin imzasını taşıması bir sürpriz değil. Çünkü onun kadar orijinal olmasa da, en az onun kadar samimi ve sıcak bir deneme. Toronto Film Festivali’nde gösterildiğinde, ismi Can a Song Save Your Life?’tı ve öylesi çok daha güzeldi. Bu arada geleceğe not: Knightley şarkı söyleyebiliyor.

The Rover

Hırpani haldeki iki adamın, distopik bir gelecek atmosferinde, birbirini hırpalayıp durması seyirciye pek çekici gelmedi haliyle. Bu adamlardan biri, post-vampir kariyerini bağımsız ve cüretkar filmlerle süsleyen Robert Pattinson gibi popüler bir genç aktör olsa bile… Oysa The Rover, tıpkı unutulmaz filmi Animal Kingdom gibi, David Michôd’un karakterler arasında yarattığı sessiz gerilim anlarıyla kalp atışlarını hızlandırdığı, sarsıcı ve tekinsiz bir filmdi. Seyirciyi tekrar tekrar gafil avlayan ve hemen sonrasında hızla sessizliğe gömülen, oyunbaz bir yapısı vardı. Bu yüzden The Rover’ı izlerken daima tetikte olmak zorundaydınız. Neredeyse sadece iki kişi arasında geçen bir film için hayli ilginç bir uyarı, öyle değil mi?