30.05.2017

26. Ankara Film Festivali’nin Ardından

Kültür ve sanat literatürünün nimetlerine bir metropol şehir olan İstanbul’a göre nispeten daha kısıtlı ölçülerde sahip olan Ankara ve Ankaralı sinemaseverlerin merakla beklediği bir festival Ankara Film Festivali. Baharın ortalarına düşen bu festival her yıl büyük bir merakla takipte olan izleyicisini tıpkı kendinden bir önceki 34. İstanbul Film Festivali’nde olduğu gibi sansür haberiyle karşıladı. Festivalden yaklaşık bir hafta önce festival sayfasından kamuoyu ile bütün detayları paylaşıldı bu sürecin. Bu süreç esnasında her ne kadar tatsız bir atmosfer olacağı kafalarda canlansa da Ankaralı sinefillerin bu süreci elde kalanlarla gayet coşkulu bir atmosfer içinde kurtardığı açıktı. Festivalin belirlenen seanslarda askıya çıkardığı ve birkaç dakika içinde uçuveren “askıda biletler” de bu durumun en tatlı örneğiydi. Askıdan yahut gişeden biletini kapan seyircinin İstanbul’daki seyircinin elde ettiği hazları yaşamak için koşturduğu festival programında biz de bu festivalde izlediğimiz birkaç filmi aşağıda şöyle bir ele aldık.

BOY (TAİKA WAITITI – 2010)

Kafamdaki Düşler Dışarıya Kaçsa

Bu yıl festivalin “Uzun Beyaz Bulutun Altında” bölümünde karşımıza çıkan ve bölümün bu yılki kavram çerçevesini belirleyen yakın zaman Yeni Zelanda sinemasından bir film Boy. Yönetmen Taika Waititi’nin 2010 yapımı filmi kısaca filme ismini veren Boy (James Rolleston) adındaki bir çocuğun 1980’lerin başındaki hayallerini ve umutlarını konu ediniyor kendine. Boy’un kafasında olup bitenleri tıpkı onun kafasında olduğu gibi rengârenk bir hayal dünyasıyla izleyicisine sunan film, anlatısını oluşturan en büyük kurulumunu Michael Jackson’ın Thriller adlı parçası üzerinden yapıyor. Boy’un ailesi, arkadaşları ve yaş geriliminin altındaki küçük umudu bu parça ve akabindeki Jackson hayranlığıyla sunuluyor. Ancak filmin nasıl anlattığından ziyade neyi anlattığına bakacak olursak “tatlı” anlatısı içinde sadece bu tatlı rüyaya bakmaktan başka yapacak pek bir şey yok.

LA CASA MÁS GRANDE DEL MUNDO (DÜNYANIN EN BÜYÜK EVİ – ANA V. BOJÓRQUEZ, LUCIA CARRERAS)

Köprünün Karşı Yakası

Festivalin bu yılki sevdiğimiz bölümlerinden biri olan ve tematik içeriğinin de oldukça göz doyurduğu “Uzak Köşeler”, önümüze bir harita açıp bu bölümdeki filmleri ülke bazında sınıflandıracak olsak bu bölüm yayıldığı coğrafya bakımından isminin hakkını da fazlasıyla veriyor. Bu bölümün nispeten tatmin eden filmlerinden “La Casa Más Grande Del Mundo (Dünyanın En Büyük Evi)” işte bu haritada bizi Meksika dağlarına götürüyor. Küçük Maya kadını Rocío (Gloria López)’nun çobanlık esnasında öğrendiği “dünya içinde dünya” kavramına şöyle bir değinen film, yönetmen Ana V. Bojórquez ve Lucia Carreras ikilisinin ne anlattıklarını oldukça iyi bildiği bir film. Filmin odak noktasını oluşturan koyunlar ve bu koyunların tekrar eden sekanslar üzerinde bir yok olup bir geri gelmeleri üzerinden sunulan hikâyede, Rocío bu sarp kayalıklarla dolu coğrafyada bilinenin yanı başındaki bilinmeyenin gerilimine girer ansızın. Çocukluğun verdiği saflıkla aldığı her kararda bir sonraki hamlesine daha bir donanımlı girmeye çalışan bu küçük kadının film boyunca tek bir amacı vardır: Hava kararmadan önce sürüsüyle birlikte bir an evvel eve dönmek. Bu ana çerçevesinin dışında bir başka husus olarak üç kuşak kadının aynı evde yine aynı konuya bu kez farklı bir tarafından eğilmeleriyse hikâyeye başka bir soluk daha getiriyor.

PETTING ZOO (YÜK – MICAH MAGEE)

Nedir Hamile Olmak?

Festivalin “Dünya Festivallerinden” adlı bölümünde karşımıza çıkan “Petting Zoo (Yük)” yönetmen Micah Magee’nin ilk uzun metrajı. Teksas’taki küçük bir kasabada geçen film, aşina olduğumuz kürtaj temalı filmlere farklı bir noktadan yaklaşarak beğenimizi kazanıyor. Layla (Devon Keller) adındaki genç kadının ve çevresindeki diğer gençlerin ergenliğindeki son basamaklarına odaklanan filmde reşit olmayan bir kadının hamile kalmasının ardından yaşanan süreç hikâyenin temel problemi. Türdeş filmlerden farklı olarak ailesine bu konuyu rahatlıkla açan bir karaktere, coğrafyaya ve pek tabi bu filmi farklı kılan ikinci noktaya bakıyoruz: Karakterin hamile olmak ile olmamak arasında bilinmez bir sıfatla hareket ediyor olması. “Hamile olmak” konusunda tıpkı geride bırakmaya hazırlandığı ergenliği gibi nötr bir çizgide raks eden karakter için bu yaratımından ötürü Micah Magee’yi tebrik etmek yersiz değil. Hazır yönetmenin başarılı diline odaklanmışken söylemekte fayda var. Yönetmenin uyarladığı biyografik hikâyesinde legal olan ile olmayanı bilir kişi edasıyla sunması ve bu legal olmayan listeye oldukça hakim olan tavrı ise göz doyuran cinsten.

AFERİM! (RADU JUDE)

Kocaman Bir Aferim

Yönetmen Radu Jude’un geride bıraktığımız Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı için yarışan filmi “Aferim!”, adeta yönetmenin geçmişin izleriyle hâlâ yüzleşemeyen ülkesine sorduğu bir soru niteliğinde. Festivalde “Kristal Sınırlar” adlı bölümde karşımıza çıkan hikâyenin bize oldukça tanıdık gelen yüzleşme penceresi, sadece ülke sosyolojisi üzerinden gitmeyen, pek çok ulusa ait yargılarını hiç tereddüt etmeden camın önüne dizen bir üslupta. Yönetmenin belli noktalara yerleştirdiği karakterler üzerinden zımbaladığı hikâye temel olarak 1815 Eflak’ta başlayan, bir beyin karısıyla ilişki yaşayan ve sonrasında ölümden kaçan bir “Çingene köle” üzerinden kuruluyor. Yasal sistem, sosyolojik durum, genel dünya grafiği ve daha pek çok unsur, oldukça tadında ve ölçülü bir zeminde ele alınıyor. Filmin başrol oyuncusu Teodor Corban ile film sonrası gerçekleşen söyleşide öğrendiğimiz kadarıyla Romanya’da oldukça kısıtlı bir imkân ve bütçe ile çekilen film, bu kısıtlı imkânlarla çizdiği resimde hem övgüyü hem de bu yüzleşmeyi fazlasıyla hak ediyor.