08.04.2018

37. İFF Günlükleri – 1

Dua / The Prayer

Dünya Festivallerinden bölümünün ilgi çekici filmlerinden biri olarak öne çıkan Dua, bağımlı gençlerin “dua” ile iyileşme süreçlerine odaklanıyor. İnsanın maneviyatını güçlendirerek bağımlılıklarından kopabildikleri gibi ulvi bakış açılarına elbette aşinayız. Şeytan kandırması denen insan davranışlarına, dua et geçer ile karşılık bulunan bir toplumun üyesiyiz neticede. Ancak insan iradesini hiçe saydığı yetmiyormuş gibi bu iradeyi direkt din ile doldurma olayını bir kenara da koysak “tedavi” denen sürecin bu kadar bilimsellikten uzak hale getirilmesi ve bunun onaylanması filmin defosu. Son beş dakikasında farklı bir bakış açısına sahip olduğunu iddia etse de filmin tamamı için inandırıcılık sorunu var diyebiliriz.

Seçil TOPRAK

Her ne kadar ismi dua olsa da festivalde gösterilen bir film olduğundan dolayı aslında anlatacaklarının ismi ile ironi taşıdığını hatta geçen yıllarda izlediğimiz The Student filmi ile bazı benzerlikler taşıyacağını düşünmüştüm. Ne yazık ki film son düzlükteki pek de inandırıcı olmayan hamlesini saymazsak adeta dini, onun mesnetsiz görüşlerini destekleyen bir çizgide ilerliyor. Hatta dini ve onu yayanları o kadar sevimli, güzel, apaydınlık resmediyor ki çileden çıkmamak elde değil. Tüm yaptıkları yetmezmiş gibi bireysel aşktan manevi aşka erişmeye olayı götürecek kadar sınırları zorlamayı aklından geçirmeyi bile düşünen bir film, bağımlı gençlerin rehabilitasyonu konusunda ne kadar inandırıcı olabilir? Neyse ki film, sonunda tüm dağınıklığı toplamak için bir hamle yapıyor ama dağınıklık o kadar kolay toparlanacak gibi değil. Zaten filmi kurtaran tek sahne de finali oluyor sanırım. Fakat tüm film boyunca söyledikleri ve yaptıkları yeterince sinirleri bozduğu için samimiyetine pek de güven duymak mümkün değil.

Tuba BÜDÜŞ

You Were Never Really Here

Birkaç festival son anda programdan çıkan ve geçen sene Cannes’dan ödül ve övgülerle dönen You Were Never Really Here’ı sonunda 37. İstanbul Film Festivali’nde izleme şansı elde ettik. Bir tetikçi ve kurtarmakla görevli olduğu küçük kızın hikâyesine odaklanan filmin en büyük gücü kuşkusuz Joaquin Phoenix ve harika performansı. Filmi geçecek olursak da biçim içerik anlamında ikiye bölmek işi kolaylaştıracaktır. Biçimsel anlamda film kusursuza yakın. Kurulan atmosfer, kadrajlar, kurgu ve ışık kullanımı fevkalade. Bunlara Ramsay’ın yaratıcılığı ve etkileyici manevraları da eklenince tadından yenmez bir hal alıyor ama içerik için aynı şeyleri söylemek güç. Önemli meseleyi yeni bir şekilde ele almıyor ve güzel oluşturduğu karaktere daha önemli bir yer veremiyor. Hal böyle olunca da bilindik sularda gezmek zorunda kalıyor. Sonuç hanesine gelecek olursak bu olumsuzluğa rağmen totalde sınıfı geçiyor ve hem yılın gem festivalin iyilerinden biri olarak anılmayı hak ediyor.

Onur KIRŞAVOĞLU

Aylardır izlemek için can atıp göremediğimiz You were never Really Here sonunda ülkemizde izleyiciyle buluştu. Sinopsisi üzerine konuşulacak olsa tonlarca benzeri gösterilebilecek bir senaryodan L. Ramsay, J. Phoenix ve J. Greenwood üçlüsü bir başyapıt çıkarmış. Kurgusu ve ses miksajıyla boyut atlayan film sinema tarihine de çok özel bir karakter daha armağan ediyor.

İbrahim TOSYALI

Ramsay’ın görmek için uzun bir süre beklediğimiz filmi You Were Never Really Here, çok tanıdık olduğumuz bir öyküden bambaşka bir film çıkararak çok zor bir şeyi başarıyor. Zira anti kahraman bir yetişkin ile savunmasız bir çocuğun yol hikâyesi bile desek aklımıza ilk başka Leon olmak üzere birçok örnek gelebilir. Ya da bürokratik ilişkiler ağının ortasında kalan kahramanlar… Fakat mevzu bunlardan çok daha öte. Ortada en başta artık ustalığa terfi etmiş bir yönetmenin üstün başarısı var öncelikle. Ramsay daha önceki filmlerinde de başarıyla kotardığı kurgu marifetini daha da üst mertebeye eriştirmiş öncelikle. Yine adeta seyircinin dokunma duygusunu harekete geçiren sahneleri, tüm filmi kontrolü altına alan oyuncuları, hafızalara kazınacak karakterleri tek tek arzı-ı endam ediyor. Fakat bu filmde Ramsay, sinemasına çok önemli bir teknik hünerini daha ekliyor: kulaklarda çınlamayı bir süre sürdürecek ses miksajı. Filmi anlatırken en çok zikredilecek şey Joaquin Phoenix ve ses miksajı desek abartmış olmayız emin olun. Phoenix, You Were Never Really Here ile oyunculuk kariyerinde zirvedeki basamağa tırmanmış oluyor kesinlikle.

Tuba BÜDÜŞ

Tatil / Holiday

Holiday filmi hem yasa dışı işler yapan bir gruba odaklanıyor hem de kadın erkek ilişkilerine de farklı bir bakış açısı getirmeyi hedefliyor ama bunu kesinlikle başaramıyor. Karakterlerini oluştururken büyük sorun yaşayan hikâye, kötü oyunculuk performansları da eklenince inandırıcılıktan tamamen uzaklaşıyor. Suç kısmında handikap yaşayan Holiday, açığını erkek ve kadın ilişkisinde kapatmaya çalışıyor. Erkeğin baskı ve tacizlerini perdeye yansıtırken başka bir erkek üzerinden günah çıkarmaya soyunan film, bunları şiddet tabanında anlatırken de yanlış sahne/manevra kullanımlarıyla başarısız bir sonuç ortaya çıkarıyor. Holiday, birçok açıdan vasat bile olamayan bir film olarak karşımıza çıkıyor.

Onur KIRŞAVOĞLU

Festivalin “Mayınlı Bölge” seçkisinde yer alan Holiday, Bodrum’da geçmesi ve rahatsız edici sahneler içerdiğine dair uyarısıyla merak uyandırıcı duruyordu ancak amatör bir filmden ötesi değil. Sonunu getirmeyi başaramadığım filmde teknik ve oyunculuk anlamında öyle yetersiz anlar yaşanıyor ki böyle bir yapımın herhangi bir film festivali’nde yer bulabilmesi dahi büyük şans.

İbrahim TOSYALI

Mayınlı Bölge filmlerinin yakın takipçisi olarak büyük bir istekle izlemeye başladığım Holiday, tam anlamıyla bir hayal kırıklığı oldu. Vasat bir filmi izlemekten öte bu filmin festival programında ne işi olduğunu sorgulamaya kadar gidiyor mevzu. Zira her ne kadar anlattığı mevzuda net olsa da diğer noktalarda ne yazık ki tam anlamıyla çuvallıyor. Ki mevzusunu da bu nedenle dile getiremiyor. Amatör oyunculuklar, savruk yapısı gibi birçok nedenden dolayı yaşanan yetersizliği birkaç aşırı seks ve şiddet içeren sahnenin desteğiyle kapatabileceği düşüncesi ne büyük yanılgı. Birkaç video +18 görüntü kaydı için olmamış bir filmi izlemek zorunda kalmak büyük haksızlık. Keşke bu zulme reva görülmeseymişiz.

Tuba BÜDÜŞ

Göl

Göl, birçok açıdan Yeşilçam geleneğinden sıyrılan, yenilikler taşıyan bir film. Öncelikle aşk hikâyesini odağına almayarak en radikal hamlesini yapar zaten. Film, dramatik bir aşk hikâyesinden çok yaraları kapanmamış, yarım kalmış bir hikâyenin çırpınışları üzerinden ilerler. Bir yandan çalışmak için büyükşehirden kasabaya gelen Nâlan, bir tarafta kendi köyünden kopup komşu köyde yaşayan Hasan, diğer tarafta ise çok iyi imkânlara sahip olmasına rağmen taşrada sıkışıp kalmış Murat… Bu üç karakter çevresinde dönen hikâye, yer yer fazlasıyla sinir bozucu olabiliyor. Murat’ın sert ve dengesiz mizacının altında geçmişiyle ilgili derin bir sis perdesi vardır. Karısının intihar ettiğini ve hasta olduğunu bilmemiz dışında başka bilgiye sahip olmamamız bu sis perdesini pek de aralamamıza izin vermez. Sürekli flahback ile hatırlanan anlar ise zaten bilinmezliğin de sebep olduğu gerilimi daha da arttırır. Bir nebze huzur bulmak için kasabaya gelen –belki de kaçan- Nâlan’ın Murat Bey tarafından ölmüş karısı Sabiha’ya benzetilmesi sonucu hissedilen gerilim, seyrini arttırarak devam eder.

Filmin psikolojik gerilim filmlerinde çokça tercih edilen Doppelgänger (Çift gezer) fikrini kullanmasıyla da yerli sinema adına yenilikçi bir adımdır. Her ne kadar daha önce komedi filmlerinde kullanılmış olsa da psikolojik gerilim türünde ilk örneklerden biridir.

Tuba BÜDÜŞ

The Greenaway Alphabet

Sadece sinema yönetmeni değil, aynı zamanda başarılı bir ressam, yazan, çizen, okuyan büyük bir entelektüel olan bir adam ile evli olmak elbette çok zordur. Ki bu adam çevresinde neredeyse hiç arkadaşı olmayan, herkese posta koyan dâhilik ile delilik arasındaki ince çizgide yaşıyorsa durum daha da vahimdir. Fakat Peter Greenaway’in bir enstalasyon sanatçısı olan karısı Saskia Boddeke, yol arkadaşının hayatına bambaşka bir pencere aralıyor. Bunu yaparken de perdeye sadece Greenaway’i değil aynı zamanda kızlarını da yerleştiriyor. Saskia Boddeke, kızı ile kocasına olan sevgisini onların arasındaki ilişkiye olan hayranlığını büyük bir samimiyetle kayda alıyor. Baba ile kızı arasındaki sanat üzerinden şekillenen benzersiz ilişkiyi izlemek, özellikle Greenaway’ın yönetmenliğine ya da çizimlerine, sansasyonel açıklamalarına kısacası tüm icraatlarına, çılgınlıklarına aşina olanlar için bulunmaz bir nimet. Sakia’nın belgeseli çekerken teknik konularda Greenaway’in filmlerinde kullandığı tekniği ödünç alması da hayli isabetli bir tercih. Greenaway’ı biraz daha yakından tanımak isteyenler için kaçırılmayacak bir fırsat.

Tuba BÜDÜŞ

Lean on Pete

Weekend ve 45 Years ile sinemasına tutulduğum Andrew Haigh, yeni filmi Lean on Pete ile ona olan inancımı bir daha sarsılmayacak bir şekilde sağlamlaştırdı. Açıkçası adeta tutulduğum Weekend’den sonra 45 Years’da ve çok sevdiğim dizilerden Looking’de aldığım tat ile her defasında daha da sıkı bağlarla bağlandığım Haigh, her ne kadar bu kez dramdan çok beslense de yine de çok iyi hislerle salondan ayrılmamızı başarıyor. Haigh’in en önemli yanı sanırım kendini tekrar etmeyen tarzı. Her defasında farklı dünyalara kapı aralamayı seven bir yönetmen Haigh. Lean on Pete’i en genel anlamıyla bir büyüme hikâyesi olarak tarif etsek de çok daha fazlası olduğunu söylemek gerek. Bir yol hikâyesi, bir dostluk hikâyesi olarak da görebileceğimiz filmde Charley’in Pete adlı at ile kurduğu dostluk oldukça donanımlı. Bu dostluğu bir nebze Nicolette Krebitz’in filmi Wild’deki Ania’nın kurt ile olan ilişkisine benzetmek de mümkün. Fakat Charley’inki hayvandan asla yararlanmayan bir konumda olması nedeniyle çok daha kutsanacak bir yapıda. Charley’in Pete’yi özgürlüğüne kavuşturup ona insanlığın kibir bakış açısıyla bakmaması çok isabetli bir tercih. Haigh’in bu iki yalnız ve talihsiz canlıyı perdede uçsuz bucaksız çölde resmedişi onun yönetmenliğine şapka çıkartmak için kesinlikle yeterli sebep.

Tuba BÜDÜŞ

Daha önce ikili ilişkilere dair naif ama oldukça çarpıcı filmleriyle karşımıza çıkan Andrew Haigh’ın yeni (ve aynı zamanda festivalin de açılış) filmi Lean on Pete babasıyla baş başa sakin bir yaşam süren Charley’nin yaşlı yarış atı Lean on Pete’le kurduğu iletişim üzerinden şekillenen bir büyüme hikayesi. Yaşadığı travmalarla kendini dış dünyaya daha çok kapatan ve ölen yakınlarıyla özdeşleştirdiği Lean on Pete’in satılmasına göz yummayıp (en azından) onu kaybetmemeyi amaç edinen Charley’nin hayatı bir süre sonra bir yol hikâyesine evriliyor. Sakin sakin ilerleyen film 2 saat içinde Charley’le birlikte bizim de değişmemizi sağlıyor. Başroldeki Charlie Plummer’ın üst düzey performansıyla büyüyen Lean on Pete’e dair getirebileceğim en büyük eleştiri, yönetmen Haigh’ın yolda olmayı mı yoksa hedefe ulaşmayı mı anlatmayı seçeceğine karar verememiş gözükmesi.

İbrahim TOSYALI

The Green Fog

Guy Maddin’in deneysel kurgu tekniğiyle oluşturduğu sinema tarihine saygı duruşu gösteren filmi içerdiği Vertigo esintilerini bir kenara bırakırsak hazmetmesi zor bir çalışma. Györgry Pálfi’nin Ladies and Gentlemen: Final Cut’ında gördüğümüz bir hikaye yapısını içermemesi filmin en büyük handikabı. Her şeye rağmen festivalin “Cinemania” seçkisine yaraşır, onlarca filme selam çakan bu deneysel çalışmayı perdede izlemek ilginç bir deneyim.

İbrahim TOSYALI