11.04.2018

37. İFF Günlükleri – 4

Mektoub, My Love: Canto Uno

Abdellatif Kechiche’in uğruna Altın Palmiye’sini bile satışa çıkardığı filmi Mektoub, My Love: Canto Uno’nun bir otobiyografi olması muhtemel. Başkarakter Amin’in sinemaya ve fotoğrafa olan tutkusu, çevresinde özne olmaktansa her zaman bir gözlemci olması, özellikle kadınları gözlemlemesi en büyük ipuçları. Film, Kechiche’nin filmografisine aşina olanlar için oldukça bilindik simaları ve bilindik durumları perdeye getiriyor yine. Fakat Kechiche bu kez diyalogların hiç bitmediği uzun soluklu sahneler konusunda daha da cömert davranıyor. Onun dışında uzun uzun konuşulacak derinlikteki bol diyaloglu sahneleri, oyuncularını santim santim inceleyen yakın ve uzun plan sekansları ve genelde sabır isteyen süreleri, cesur sahneleri, yemek yiyen karakterlerin adeta bir röntgenci gibi uzun uzun perdede teşhir edilişi hep aynı. Zira bunların hepsi artık onun alâmetifarikaları. En önemlisi ise Kechiche, bu filminde senaryoyu bir tarafa koyup durumlar üzerinden ilerlemeyi tercih etmiş. Öyle ki birkaç sahnede adeta belge görüntülerle seyirciyi buluşturuyor. Sabrı ve merakı olanlar için bu birkaç sahne eşsiz bir deneyim sunuyor üstelik. Son olarak ne istediğini bilen, özgürlüğüne düşkün, dilediği gibi hayatını yaşayan kadınların perdede arzı endam etmesi ise adeta nefes kesiyor.

Tuba BÜDÜŞ

Mavi En Sıcak Renktir filmiyle tüm dünyada çok sevilen ve yeni projesi heyecanla beklenen Abdellatif Kechice devamı gelmesi muhtemel bir filmle festivale konuk oldu. Bir tatil zamanı arkadaşlık, aşk, dostluk temaslarını anlatmak isteyen film bunları başaramıyor ve hiçbir açıdan geçer not alamıyor. Mektoub My Love, gerçekçi olmak isterken büyük bir hiçliğe dönüşüyor.

Onur KIRŞAVOĞLU

 

Smultronstället

Hayatından memnun bir şekilde günlerini geçirdiğini düşüneceğimiz Isak (Victor Sjöström ), gördüğü rüyadan uyandıktan sonra bazı şeyleri sorgulamaya, geçmişe tekrardan bir göz gezdirmeye karar verir. Rüyasında –sinema tarihinin unutulmaz rüya sahnelerinden biridir- ölümün ona çok yakın olduğunu anlayan Isak, kendisine verilecek olan fahri doktora unvanını almak için yola yalnız ve erken çıkarak geçmişiyle yüzleşmeye karar verir. Fakat bu yolculukta ona kendi ile yüzleşmesine, geçmişi daha ayrıntılı muhakeme etmesine yardımcı olacak kişiler eşlik ederler: gelini ve yolda karşılaşılan üç genç.

Geçmiş, şimdi ve rüya sahnelerinin iç içe geçtiği, zaman algısının iyice bulanıklaştığı bu film, aslında bir günlük bir süreyi bile kapsamaz. Gece gördüğü rüyadan uyanan ve tekrar gece gördüğü rüya ile son bulan filmin özellikle rüya sahneleri ile akıllardan çıkmayacağı muhakkak. Sürreal bir boyut kazanan rüya sahnelerinin filme ayrı bir doku kazandırdığı söylenebilir hiç kuşkusuz. Rüyalar ile bilinçdışı, geçmiş ile bilinç ve şimdiki zaman ile ise modern insan irdelenir.

Tuba BÜDÜŞ

 

Nattvardsgästerna

Birçok filminde Tanrı’nın varlığını sorgulayan ve bu sorgusunda yanıtı bulamadıkça büyük acılar yaşadığını filmlerinden anladığımız Bergman’ın bu filmde de Tomas karakteriyle kendini özdeşleştirdiği görülebilir. Tanrı’ya inanmak için bir işaret arayan ve bunu göremedikçe de daha büyük bir acıya maruz kalan Tomas’ın yaşadıkları aslında Bergman’ın yaşadıklarıdır. Bergman’ın sürekli arafta gezinerek ne bir Tanrıtanımaz ne de itaatkâr bir imanlı olamayışı onun birçok filminin de müsebbibi olmuştur. Zira Yedinci Mühür, Aynadaki Gibi, Sessizlik ve Kış Işığı filmlerinde hep dillendirdiği aynı meseledir.

Kilise’nin boğucu atmosferinin yanı sıra kış mevsiminin de soğuk ve iç karartıcı yapısı filmin her bir anına sirayet etmiştir. Buz gibi kaskatı bir atmosferde, iç karartıcı, sonu başı olmayan diyaloglarla örülü Nattvardsgästerna, bir de ölümü iliklerimize kadar hissettirmesiyle de akıllarda yer eder. Bergman’ın süre olarak en kısa ama yarattığı rahatsız edicilik olarak en etkili filmlerinden biri olan Nattvardsgästerna, izlemesi en zorlu olan filmlerindendir.

Tuba BÜDÜŞ

 

İpekçe

Yeşilçam’ın unutulmaz yönetmenlerinden biri olan Bilge Olgaç’ın kadının toplumdaki konumuna kapı aralayan filmlerinden olan İpekçe, Perihan Savaş iLe Berhan Şimşek’i buluşturan bir yapım. Olgaç filmde kırsalı oldukça saf ve masalsı çizmiştir. Köylüler tarafından İpekçe adı konulan kadının hiç sorgulanmadan kucaklanması ve büyük bir misafirperverlik ile ağırlanması gerçek olmayacak kadar iyilikle bezenmiş bir durumdur. Muhtemelen Olgaç ile senaryoyu birlikte yazdıkları usta kalem Osman Şahin bunu kasıtlı olarak yapmışlardır. Filmin kahramanlarından İpekçe’nin tükendiği yer olan kentin karşısına kusursuz bir saflığa, iyi niyete ve en önemlisi karşılıksız sevgiye, iyiliğe sahip köy konulur. Böylece köy ile kent arasındaki çatışma daha da güçlü bir noktaya taşınır. Zaten insanın içine iyilik tohumları eken köy sahnesi ile başlayan film, iç sıkıcı atmosferi ve umudu kökünden söken nihai sonuna ev sahipliği yapan kent ile biter.

Olgaç’ın Yeşilçam’ın verdiği ortalama ve nice kötü filmi arasında teknik anlamda birçok açıdan çok yenilikçi bir filme imza attığını da söylemek gerek. Olgaç İpekçe’in geçmişinden izleri izlediğimiz flashback sahneleri ile hayalleri ya da rüyalarına yer verilen sahneler dönemi itibariyle takdiri hak etmekte. Kamera kullanımı ise yine aynı şekilde oldukça özgün. Özellikle filmin ilk sahnesinde durmadan dönen, hareket eden, sürekli farklı yüzlere odaklanan yapısıyla yine farklı olmayı başarıyor. Sürekli bakılan konumundaki İpekçe’nin gizemli hastalığı, gizli geçmişi ise merakı diri tutan öznelerken peruk ve maydanoz gibi basit şeylerden yaratılan gerilim ise yaratmak istediği etkiyi yaratıyor.

Tuba BÜDÜŞ

 

The Rider

The Rider, derdini kusursuza yakın anlatan, aidiyet, erkeklik ve güç kavramlarını sancılı bir sürece dayandırarak net biçimde anlatan harika bir film. Filmin, görsel açıdan Malick, anlatı anlamında Cassavetes sinemasına benzetilmesi yerinde tespitler. Festivalin şimdilik en iyilerinden, hatta en iyisi.

Onur KIRŞAVOĞLU

 

Özel Mülk

1960 yılında yapılan ama daha sonra kopyası ortadan kaybolan Private Property filmi 2016 yılında nihayet bulundu ve bu sene bize de uğradı. O dönem için yenilikçi kadrajlar ve görsel numaralar ortaya koyan film Yeni Dalga’ya göz kırpan ve Hitchcock sinemasını referans alan başarılı bir psikolojik gerilim.

Onur KIRŞAVOĞLU

 

Unsane

Steven Soderbergh iphone ile çektiği deneysel film Unsane’e iyi bir başlangıç yapıyor ve hem merak uyandıran bir psikolojik gerilime imza atıyor hem de sağlık sektörüne eleştirilerini sıralıyor. Ne oluyorsa ondan sonra oluyor ve Soderbegh irtifa kaybeden bir uçak gibi yere çakılıyor. 3. Sınıf gerilim filmlerine benzeyen finaliyle totalde kötü bir işe imza atmış oluyor.

Onur KIRŞAVOĞLU

 

Pig / Domuz

Anti depresan bölümünde yer alan Pig, yönetmenleri öldüren bir seri katil üzerinden eğlenceli ve dokunaklı bir hikâye sunuyor. Bazı anlarda, özellikle müzik sosuyla fantaziye de kaçan anlatım, coğrafi özellik ve gelenekleri de senaryoya ayarlı bir şekilde giydirmeyi başarıyor. Temeline aşkı da koyan Pig festivalin amacına ulaşan filmlerinden olarak göze çarpıyor.

Onur KIRŞAVOĞLU