18.04.2018

37. İFF Ulusal Kısa Film Seçkisi İncelemesi

37. İstanbul Film Festivali Ulusal Kısa Film Seçkisi

Bu yıl İstanbul Film Festivali, seyircileri toplamda 12 filmden oluşan bir kısa film seçkisiyle buluşturdu. Üç sinemacının titizlikle seçtiği kısalar, iki farklı program ile gösterildi. Melis Balcı, kısa filmlerin sıralamasını yaparken karanlık filmlerden daha eğlenceli/aydınlık olanlara doğru giden bir liste hazırladıklarını söylemişti. Nitekim biz de izlerken her yeni filmle beraber daha da keyiflendik. Seçkideki çoğu kısa gerçekten bulunduğu yerin hakkını vererek gerek biçim gerek konu yönünden bizleri tatmin etmeyi başardı. Yapılan ödül töreninde sonuçları açıklanan Ulusal Kısa Film Yarışması’nın en iyi film ödülünü “Sana İnanmıyorum Ama Yerçekimi Var” kısasıyla Umut Subaşı aldı. Mansiyon ödülüne ise Harun Durmuş’un “Doğu Yakası” filmi layık görüldü. İzleyiciler tarafından özellikle çok etkileyici bulunan “Kötü Kız” filmi de yönetmeni Ayce Kartal’a FIPRESCI Ödülü kazandırdı.

Kötü Kız (Ayce Kartal)

Birkaç hafta önce ilk kez !f İstanbul Film Festivali’nde izlediğimiz Kötü Kız, kuşkusuz İstanbul Film Festivali’nin de en etkileyici yapımlarından. Animasyon türünde yapılan film, küçük bir kızın korkularıyla güzel anılarını, soru işaretleriyle umutlarını harmanlayarak onun dilinden bir hikaye olarak sunuyor. Bunu yaparken, sembolleri ve abartılı figürleri başarılı bir şekilde kullanan yönetmen, son zamanlarda artan - ya da daha çok duyulmaya başlanan - çocuk istismarı mevzusuna ince bir yerden dokunarak tüylerimizi diken diken ediyor.

Anadolu Yok (Ferit Katipoğlu)

Anadolu Yok, İstanbul’da bir grup arkadaşın yemek masasında başlayıp 19 dakika içinde bizi Ağrı Dağı’na kadar götüren bir film. Sercan karakteri üzerinden “İstanbullu” ve “İstanbullu’nun gözündeki Anadolu” imajı merkeze alınarak kurulan anlatı, Anadolu gerçekliğine ya da gerçek Anadolu’ya sitemlerle dolu. Adıyaman’ın ve özellikle Adıyaman’daki Resul’ün Yeri lokantasının arkadaşları tarafından çok övülmesi üzerine tatil için soluğu bu sıcak güney doğu kentinde alan Sercan hayal kırıklığı üzerine hayal kırıklığı yaşıyor. Saatlerce aslında olmayan bir lokantayı, sonrasında aslında hiç gidilmeyen/görülmeyen Nemrut’u arıyor. İronik ögelerle dolu bu öyküde yönetmen kısa da olsa bir yol filmi ortaya koyarken Ağrı Dağı’nın o müthiş sisler içindeki görüntüsü bizim aklımıza kazınıyor. Cemal Süreya’nın da dediği gibi: “Dağ görgüsü kazanır Ağrı’yı bir kez görse de kişi…”

Doğu Yakası (Harun Durmuş)

Ulusal Kısa Film Yarışması’nda Mansiyon Ödülü’ne layık görülen film, iki Suriye’li gencin Türkiye’den Almanya’ya kaçma çabalarını konu alıyor. Son zamanlarda, Türkiye’nin bir parçası haline gelen “Suriyeli işçiler” sorunu, daha doğrusu Suriyeli işçilerin Türkiye’de yaşadıkları sorunlar, her türlü sanat yapıtının da malzemesi olmaya, sanatçılar tarafından deşilmeye başlandı. Geçtiğimiz yıllarda Onur Saylak “Orman” kısa filmiyle bunu sinemaya taşımıştı, bu yıl da festivalde Doğu Yakası aynı akımın sözcüsü niteliğindeydi.

Ülkesinde Kimya Mühendisi olan Selam burada konfeksiyon atölyesinde çalışmakta ve para biriktirmektedir. Ne var ki, uyuşturucuya fazlaca düşkün olan arkadaşı Abdullah kaçış planlarını suya düşürür. Bana kalırsa bu filmi önemli ve etkili kılan, anlattığı konu/değindiği problemden ziyade anlatım tarzı. Zira, gayet dinamik olarak ilerleyen hikaye bir Selam’ın bir Abdullah’ın ağzından kendi bireysel üsluplarıyla ortaya konuyor. Yönetmenin arka plana yerleştirdiği ve Selam’ın dinlediği müzikler yer yer ön plana çıkıp oyunculardan tatlı tatlı rol çalıyor.

Arîn (Mizgin Müjde Arslan)

Yine ilk kez !f’te izlediğimiz kısalardan biri Arîn. Bir Kürt aile öyküsü olarak başlayan film, yetişkin bir kadın ve yaşlı babasının Londra’da kurdukları hayattaki mücadelelerini anlatıyor. Londra’daki mülteciler için çevirmenlik yapan Solin ve hiç dil bilmeyen babası yabancı bir ülkede, “insanın gözüne bile bakmayan insanların” arasında yaşamlarını sürdürürler. Bir adres bulmak ne kadar zor olabilir ki? Kaybolduğunda yakınını arayıp seni bulmasını istemek peki? İşte dil bariyeri mevzu bahis olunca tüm bunlar birer büyük probleme hatta trajediye evriliyor bu filmde. Yönetmen Mizgin Müjde Arslan da sonradan taşındığı Londra’da gözlemlediklerinden ve Çinli bir arkadaşının başına gelen bir olaydan yola çıkarak çektiği bu filmle göçmen olmayı, ama kayıpları olan bir göçmen olmayı, Londra’nın Big Ben’inden başlayarak saatler etrafında döne dolaşa anlatıyor.

Bitmiş Aşklar Müzesi (Murathan Özbek)

Bu kısa film, adından da anlaşılacağı üzere, biten ilişkilerden arta kalan eşyaların sergilendiği bir müzeyi ve o müzede görevli olarak çalışan Ali’yi (Gün Koper) konu alıyor. Yönetmen Murathan Özbek bu müze fikrini Zagreb’de gerçekten var olan bir “Bitmiş İlişkiler Müzesi”nden almış ve ortaya bu 18 dakikalık kısa film çıkmış. Böylesine hassas bir konuyu, yine çok hassas bir karakter olan Ali üzerinden anlatan yönetmen, hiç aşık olmamış bir gencin onca ilişkiden arta kalan nesnelerle kurduğu bağa ve onlara yüklediği anlamlara odaklanıyor. Bir süre sonra bu naif genç hiç görmediği, yalnızca eşyalarına bakarak “tanıdığı” bir kadını (Büşra Develi) hayallerinin başrolü olarak atıyor ve film bu hayali aşkın filmi olup çıkıyor.

Sana İnanmıyorum Ama Yerçekimi Var (Umut Subaşı)

Festivalin Ulusal Kısa Film Yarışması’ndan En İyi Film Ödülü’yle dönen afili isimli kısa filmimiz bu işte! Yapım, en basit haliyle, bir apartmanda yaşayan insanların dairelerinde geçirdikleri bir pazar gününü anlatıyor. Yönetmen Umut Subaşı, her bir dairenin her bir karakterine iyice sokularak onların yaşam tarzlarını anlamaya davet ediyor bizi; bir nevi mini bir karakter filmi yaratıyor. Ne var ki, apartman sakinleri esasında birbirinin hemen hemen aynısı olan günlük boş konuşmaların içinden sıyrılamayan “geleneksel” tiplerden fazlası değil. İşte bu da tam olarak yönetmenin eleştirdiği noktaya taşıyor seyirciyi. Bir şekilde yönetmenin “boyun tutulması” ile bağdaştırdığı ve aynılaştırdığı karakterler, sakin pazar günlerine gölge düşüren bir sansasyonla bile silkinip doğrulamıyorlar. İç mekanlarda kısa kısa sahneler göstererek oradan oraya giden kamera aynı zamanda aynı salonların farklı dekorasyonlarına da tanık ediyor bizi. Yer yer güldüren, bir yandan da sinirlerimizle oynamaya uğraşan kısa, piyano çalan küçük kızla ilgili yakaladığı çok doğru iç görüyü filmin tamamında farklı konulardan topladıklarıyla devam ettirerek keyifli bir “Aa tabii yaa!” seyirliği sunuyor.

Hit Me Baby (Semih Gülen)

Semih Gülen’in yazıp yönettiği Hit Me Baby, boks milli takımı seçmelerine hazırlanan bir grup kızı ana karakter olarak belirlenen Hatice üzerinden anlatıyor. Eğitimli olmayan ve hayatını zor diyebileceğimiz şartlar altında sürdürmeye çalışan Hatice ve arkadaşları sporda başarılı olarak hiç değilse milli takımdan alacakları maaşla daha iyi bir yaşama sahip olmayı arzuluyorlar. Antrenmanlarda hepsinin başka başka planlarını dinliyoruz; evlenmek isteyen de var, oyunculuk hayalleri kuran da… Antrenör Hüseyin Abi’den tutun da kına gecesindeki akraba kadına kadar herkes ve her şey büyük bir vasatlığı simgeliyor ve Hatice için bu vasatlıktan çıkma çabaları maalesef hüsranla sonuçlanıyor.

Toprak (Alican Durbaş)

Toprak, bana kalırsa, festivalin en iyi kısalarından biri. Hatta belki de en iyisi. Yönetmen Alican Durbaş, kısa film türünde biçimsel bir özgünlük ile hareket ederek yola çıktığı farklı bakış açısını 9 karede ekrana sığdırıyor. Bütün sahneler gözlerimizin önüne seriliyor ve baştan sona doğru akan bir yolculuğu kareleri takip ederek izliyoruz. Bir deniz fenerinin etrafında kulübe, sahil ve orman mekanlarını tasvir eden film görsel çekiciliği ile de başarılı bir yapıma dönüşüyor. Sonuçta, Alican Durbaş görüntü yönetmeni Berker Ersoy ile beraber ince ama önemli detayların atlanmadığı teknik olarak hem sıra dışı hem de kusursuz bir kısa film çıkarıyor ortaya.

Tapınak Şövalyeleri (Arda Ekşigil)

Tapınak Şövalyeleri, Türkiye kültürünün vazgeçilmez bir ögesi olan mahalle berberlerini ve tıraş esnasında edilen muhabbetleri merkezine alarak aşina olduğumuz bir konuyu eğlenceli bir şekilde masaya yatırıyor. Yeni Türkiye’nin “yeni bilge” adamları ufacık bir berber dükkanı içinde Kuran’ı yorumluyor, İncil ve Tevrat’tan dem vuruyor, Hıristiyan tarikatlarıyla ilgili değerli fikirlerini paylaşıyorlar. Özellikle barok müzik dinleyen mahalle bilgesi abi karakteri belli bir kesimi yansıtmakta başarılı oluyor. Yönetmen Arda Ekşigil repliklerin arasına sıkıştırdığı göndermelerle de anlatısını ve eleştirisini destekleyerek izleyicinin gönlünü kazanıyor.

Keçi (Boğaç Uzun)

Bir keçi ve küçük bir kız çocuğu üzerinden “ana dilde eğitim” problemine değinen kısa film, 1 dakikada derdini en güzel ve de keyifli şekilde anlatmayı başarıyor. Ev ödevini yapmak üzere defteri ve kalemiyle keçisinin karşısına geçen küçük kız defalarca “keçi” kelimesini yazıp okuyarak bir şeylerin olmasını bekliyor. En sonunda sıkılıp, okul önlüğünün yakasından kurtularak “BİZİN” (Kürtçede keçi anlamında) diyor ve bizin de meleyerek ona bir nevi karşılık veriyor. Boğaç Uzun, bu kadar hassas bir konuyu politize etmeden anlatabilmesi açısından zor olanı başarıyor diyebiliriz.

Sirayet (Nuri Cihan Özdoğan)

Irak Savaşı’ndan ve Saddam’dan geriye kalan altınlar, birilerinin karnını/gözünü doyurma çabasının başrolü haline gelmiştir. Kaçakçıların sınırdan pamukların içine saklayarak geçirdiği bu altınlar Türkiye’de ayıklanmak durumundadır ve bu bir çeşit iş gücü gerektirir. Kaçakçıların aklına gelen çözüm ise hayli zekicedir: pamuklardan taş ayıklayacakları söylenerek kör insanları çalıştırmak. Böylece olağan bir hırsızlık vakasının önüne geçilmiş olacaktır. Ne var ki, işçilerin arasında kör taklidi yapan biri vardır ve tek tehlike o değildir.

 

Kaset (Serkan Fakılı)

Serkan Fakılı’nın kısa filmi Kaset, bir çocuk için fazlasıyla “sıkıcı” bir köyde geçiyor. Sürekli ezan seslerini duyduğumuz bu köyde kendi eğlencesini yaratmaya çalışan küçük Kenan, bir gün odunlukta eski bir kaset buluyor, fakat ne yaparsa yapsın onu bir türlü çalıştıramıyor. Duyacağı değişik bir ses için bile çokça heyecanlanan Kenan son çare olarak evde babasının “ezan okuyan çalar saatinin” pillerini alıyor. Soğuk ve dindar bir baba rolünde karşımıza Murat Kılıç çıkıyor. Muhtemelen kasetin de ona, geçmişine ait olduğunu hissediyoruz ve baba gözümüzde “eskiden mutlu olan” bir karaktere dönüşüyor. Ertesi gün minareden tüm köye ezan sesinden başka bir ses yayılacağını hesap edememiş olacak ki oğlunun kaseti çalıştırma çabalarına ve pilleri almasına ses çıkarmıyor. Son sahnede duyduğumuz dağlarda yankılanan şarkı ve çocuğun bu tatlı muzırlığı çok da çekici olmayan filme etkileyici ve eğlenceli bir nokta koyuyor.