06.04.2019

38. İstanbul Film Festivali Günlükleri – 1

İstanbul için baharın habercisi olan 38. İstanbul Film Festivali başladı ve sinemaseverler olarak festivalde ilk filmlerimizi izlemeye başladık. Ben de festival süresince sizlere izlemiş olduğum filmlere ait kısa değerlendirmelerimi festival günlükleri başlığıyla paylaşacağım ve filmleri izleme konusunda kararsız kalanlara az çok yardımcı olmaya çalışacağım. Hazırsanız ilk üç filmle başlayalım.

ALICE T.

Ergenliğinin en zorlu dönemlerini geçiren bir genç kızın hayatına odaklanan film, karakterin zorlu bir süreçle karşı karşıya kalmasıyla yön değiştiriyor. Genç yaşta hamileliğe tüm zorlu yönleriyle değinmeyi başaran filmde, çocuk dünyaya getirme ve kürtaj arasındaki çatışma başarılı bir şekilde işlenmiş yönetmen tarafından. Müzik kullanımının pek olmadığı filmde başrol oyuncusunun karakterine başarılı biçimde bürünmesi ve filmin son dakikalarındaki sinir harbi yaşatan bölüm, filmin öne çıkan kısımlarıydı. Senaryonun ilerleyişinde yer yer kopukluklar olsa da ele aldığı konuyu seyirciyi rahatça içine çeken bir biçimde anlatmayı başaran yönetmen, fena olmayan bir iş çıkararak genç bir kızın en zorlu dönemindeki ikilemine ışık tutuyor.

TEL AVIV ON FIRE (TEL AVİV ALEV ALEV)

Antideprasan bölümünde olmasının hakkını son dakikasına kadar layıkıyla yerine getiren film, seyircisini kalitesinden ödün vermeden eğlendirmeyi başarıyor. Kendi halinde dizi çeken bir ekibin İbranice kelimelerin telaffuzlarından sorumlu sıradan bir set görevlisinin, İsrail askerlerinin kontrolünde olan geçiş bölgesinde tanıştığı bir komutan ile tanışması sonucu değişen hayatı ve dizinin gidişatı, filmin tamamına yayılan komedi unsuru ile keyifle izletiyor kendini. Seyirciyi ekrana kitleyen toz pembe aşk hikayelerini barındıran dizinin oluşturulan senaryosuna ve bu senaryodan nasıl uzaklaşıldığına da alttan alta eleştirel bir şekilde yaklaşan film, başroldeki iki karakterin başarılı performansı ile seyircisinin salondan memnun bir şekilde ayrılmasını sağlıyor. İsrail ve Filistin arasındaki gerginliğin hiçbir unsurunun görülmediği film, bu yönüyle de fark yaratmasını biliyor.

UN ANGE – ANGEL (BİR MELEK)

İş ve özel hayatında zor günler geçiren ve ülkesinde son derece ünlü bir bisiklet yarışçısının yaşadıkları filmin bütününde bir yanı gizemli bir şekilde verilerek seyircinin koltuğa saplanmasına yol açıyor. Düz bir doğrultuda ilerleyen senaryosunun aralarına adeta ilerleyen dakikalarda olacakların habercisi niteliğinde serpiştirilen sahneler filme olan merak ve gizem duygularını artırıyor. Filmin genelinde en göze çarpan noktalardan biri de görüntü yönetmenliğinde ortaya çıkan yakın plan yüz ve olay çekimleri ile tek planlı çekimde ortaya çıkan bir hayli sarsıntılı çekimlerdi. Filmin son anlarına dek seyirciye aktarılan hikayede oluşturulan gizem unsuru filmin sonunda birazcık oldu bittiye getirilen bir sonda birleşse de belirli bölümlerde senaryodaki detaylar akıllıca bir elden çıkmış iş olarak seyirciyi etkileyebiliyor.