07.04.2019

38. İstanbul Film Festivali Günlükleri – 2

FOURTEEN (ON DÖRT)

İki arkadaşın yıllara dayanan dostluğuna ışık tutan film, izlemesi biraz sabır isteyen bir hikayeye sahip. Arkadaşlık kavramına birçok farklı yönden değinmeyi başarsa da filmin ilk dakikasından itibaren ritmini bozmadan ilerleyen durağanlığı filmi izlemeyi zaman zaman oldukça zorlaştırıyor. Filmin yaklaşık ilk bir saatlik diliminde karakterlerin mevcut yaşlarındaki dönemine tanıklık etsek de son 20-25 dakikalık süreçte zaman atlaması hiç beklenmedik bir şekilde aniden gerçekleşerek önce iki sene sonrasına daha sonra da yaklaşık beş altı sene sonrasına götürüyor seyirciyi ve bu da filmi senaryosal anlamda bir hayli kopuk ve sıkıntılı hale getiriyor. Filmin son 10-15 dakikasında olayların biraz daha izlenir olması seyirciyi birazcık olsun rahatlatsa da filmin geneline yayılan bayık hava maalesef filmin kalitesini düşürüyor. Filmde dikkate değer bir başka özellik de hiç müzik kullanımının olmamasıydı.

THE MOUNTAIN (DAĞ)

Filmdeki hikâye her ne kadar ilgi çekici bir şekilde başlasa da devamında beklentilerin oldukça altında kalıyor. Babasının ölümü ile hayatı değişmeye başlayan bir gencin hayatı, lobotomi yapılan kişilerin fotoğraflarını çekme işiyle ilginç bir hal alıyor fakat senaryosal anlamda bu durum avantajdan ziyade seyirciyi oldukça sıkan dezavantaja dönüşüyor. Durgun anlatımının yanı sıra hikayenin de son derece muğlak bir yapıda olması filmi çekilir olmaktan uzaklaştırarak kötü bir deneyim yaşatıyor.

UN AMOUR IMPOSSIBLE – AN IMPOSSIBLE LOVE (İMKANSIZ AŞK)

İzlemesi her an muhteşem güzellikte bir hikâyeye sahip olan film, uzun süresi boyunca çeşitli duygulara sahip bir aşk hikayesini kitap sayfalarından beyazperdeye aktarıyor adeta. Süresinin uzunluğu hikayenin ilmek ilmek ve birçok ayrıntı düşünülerek işlenmesine olanak sağladığı için filmin tümü boyunca her ayrıntıya sahip oluyoruz ve kendimizi adeta o yıllarda hikayeyi çok yakındam izlemiş biri olarak görüyoruz. Karakterlerin her ayrıntısı ile işlendiği ve ilerleyen yıllarla beraber hayatlarındaki değişimin çok başarılı yansıtıldığı film, seyircisine basit başlayan ama yıllar geçtikçe karmaşıklaşan ve türlü türlü zorlukları barındıran bir yapım sunuyor. 50’li yılların sonlarında filizlenen aşk hikâyesinde yönetmen bize her ne kadar başroldeki iki karakterin hikayesini aktarsa da arka planda hikayenin anlatıcısı olan üçüncü bir karakterin hikayesi de eş zamanlı olarak işleniyor ve her yönüyle dolu dolu bir film izletiyor yönetmen. Duygusal açıdan son derece çarpıcı ve kırılma noktaları barındıran filmde gidişatı belirleyen uç noktalar da filmde çok önemli bir destek noktasını oluşturuyor.

Aşk başta olmak üzere aldatma, aile içi taciz, hayal kırıklığı gibi hikayenin yönünü değiştiren unsurların varlığı filmi son derece sağlam bir yapının üstüne oturtuyor. Baba karakterinin aşka, evliliğe ve aile kavramına bakışının bazı bölümlerde oldukça şaşırtıcı ve şoke edici gerçeklere yol açması filmin dinamiklerinin seyirciye geçmesini sağlıyor ve yer yer farklı duygulara gebe oluyor. Anne karakterindeki oyuncunun başarılı performansı ve yıllar geçtikçe her yönden yediği darbeler ile şekillenen hayatı başarılı bir oyunculuk ile aktarılıyor. Üçüncü karakter olan ve hayatının neredeyse kırk yılına şahit olduğumuz aşkın meyvesi olarak dünyaya gelen çocuk da hikayenin en kritik karakteri olarak yerini alıyor. Eşsiz manzaraların başarılı görüntü yönetmenliği ile taçlandırıldığı filmde olumsuz olarak görülebilecek tek nokta Rachel ve Philippe karakterlerinin kızları on altı yaşına gelene dek yılların getirdiği o yaşlanmadan nasibini almamış olmasıydı. Neyse ki bu durum kızları otuz üç yaşına geldiğinde devreye sokuldu ve keskin bir dönüşüm ile yaşlandılar. Bu durum kızları Chantal karakterinde kademedi ve bir o kadar da başarılı bir şekilde uygulansa da aynısı o iki karakterde ne yazık ki yumuşak bir şekilde uygulanamadı. Her yönüyle kesinlikle izlenmesi gereken çok başarılı bir uyarlamaya sahip film, festivalin gizli cevherlerinden biri olarak kesinlikle listelere alınmalı.