20.03.2018

68. Berlin Film Festivali’nde Öne Çıkanlar

Figlia Mia

Temelde tanıdık bir hikâyeden yola çıkan bir film Figlia Mia: Alkolik ve maddi anlamda zayıf bir kadın bebeğini bakması yakın bir arkadaşına (ve kocasına) verir ve çocuk büyüdüğünde bu sır ortaya çıkar. Bu kızın gel-gitleri, gerçek annesiyle üvey annesi arasında kalması, maddi durumun mecbur bıraktığı koşullar gibi dramatik durumlar bu filmde de mevcut. Ancak filmi benzerlerinden ayıran nokta Laura Bispuri’nin tüm karakterleriyle tek tek ilgilenmesi ve görsel detaylarla izleyicisiyle duygusal bir bağ kurabilmesi. Alba Rohrwacher’in mükemmel oyunculuğunun da filme müthiş katkı verdiğini eklemem gerek. Berlin’den sonra Tribeca’da festival yolculuğuna devam eden bu filmi ilerleyen zamanlarda ülkemiz festivallerinde de göreceğimizi düşünüyorum.

Grass

Grass, Ho Sang-Soo’dan son dönemde görmeye alıştığımız tarzda, az sayıdaki mekanda 4-5 oyuncuyla çektiği, ağırlıklı olarak insan ilişkilerine odaklanan bir film. Hikâye genç bir kadının (Sang-Soo’nun kadrolu oyuncularından Min-hee Kim) bir kafede bilgisayarının başında bir şeyler yazmaya çalışırken yan masada duyduğu diyalogla başlayıp kafedeki diğer insanların hayatlarına uzanıyor. Film 66 dakikalık süresiyle izleyeni yormuyor; içinde tatlı anlar barındırmakla birlikte yeni şeyler vaad ettiğini söylemek zor. Eğer yönetmenin takipçisiyseniz veya insanı dinlendiren, sakin bir film arayışındaysanız izlemenin keyif vereceğini söyleyebilirim.

Dovlatov

Yakın zamanda İstanbul Film Festivali’nde de izleme şansı bulacağımız Dovlatov izlediğim filmler arasında festivalin bu yılki en iyi filmiydi. 1970’lerin Sovyetlerini izleyicisine her anında hissettirerek hak edilmiş bir Gümüş Ayı kazanan film Rus yazar Sergei Dovlatov’un altı gününe odaklanıyor. Sovyet rejiminde eserlerini yayınlatamayan, bu yüzden geçinmek için ufak tefek gazetelerde rejim yanlısı röportajlar yapmak zorunda kalan, fakat bir zaman sonra bundan da vazgeçen Dovlatov özelinde bütün bir edebiyat çevresinin yaşantısına tanık oluyoruz.  Filmdeki sorunlar aslında oldukça tanıdık: Sansür, geçim sıkıntısı, bürokrasi, göç etme/kalıp mücadele etme arasındaki gelgitler ve süregelen bir umutsuzluk hali. Ve bu, karakterle çaba harcamaya dahi gerek kalmadan bir yakınlık kurmamıza sebep oluyor.

Bununla birlikte yönetmenin kendinden emin, ne yaptığını bilen tavrı ve bunu hissettiren kamerası seyir keyfini oldukça artırıyor. Mizansen ve oyunculuklar hep üst seviyelerde dolanıyor. Özellikle Dovlatov’un bir ev partisinden ayrılmadan önceki 5-6 dakikalık tek plan vedalaşma sekansındaki gerçekçilik hayranlık uyandıracak cinsten.

Benim gibi yazarın kişisel hayatını bilmeyenler için filmin sonundaki kırılma da jenerikler akarken izleyiciyi, tüm izlediklerini bir kez daha zihninde tartmaya zorluyor. Türkiye seyircisi için -ne yazık ki- bu kırılma da hem çok güncel hem de çok tanıdık.

Transit

Transit’in festivalin fikir açısından en cesur filmi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Petzold’un Alman sinemasının Maren Ade ile birlikte son dönemdeki bayrak taşıyıcılarından olmasından mütevellit şaşaalı bir galayla açılan film sebebi ve tarafları belli olmayan savaşın içinde göç etmek zorunda kalan bir grup insanı anlatıyor. Filmin diyalogları ve savaşın ilerleyişine dair duyduklarımız bize II. Dünya Savaşı’nı hatırlatıyor, fakat film tamamen günümüz Marsilya’sında geçiyor. Ve günümüzdeki pek çok göçmen filminin aksine bu kez göçmek zorunda kalanlar Avrupalılar. Böyle kaygan bir zeminde izleyicinin neler olduğunu anlaması biraz zaman alıyor fakat Petzold anlattıklarında olağandışı hiçbir şey yokmuşçasına filmine devam ediyor. Paula Beer’in üst düzey performans verdiği, Franz Rogowski’nin tuhaf aksanıyla farklı bir ton kattığı film bir anlamda “göçmen filmleri” yaparak bir anlamda vicdanını rahatlatan Avrupa Sineması’nı kendisiyle yüzleştiriyor. “İzledikleriniz dramatik hikâyeler değil” diyor Petzold; “izledikleriniz hayatın kendisi”. Bu açıdan bakıldığında son derece çarpıcı ve etkisini uzun süre devam ettirebilecek bir film.

Infinite Football

Grass’tan sonra festivalin bir diğer sakin filmi, Porumboiu’nun, kafayı futbolun kurallarını değiştirmekle bozmuş bir akrabasına (Laurentiu Ginghina) dair çektiği bir belgesel olan Infinite Football. Romanya’nın ücra bir köşesinde yaşayan Laurentiu film boyunca birbirinden farklı –ve yaratıcı- fikirlerle futbolu daha akıcı hale getirmeye çalışırken Porumboiu da bir nevi izleyiciyle Laurentiu arasında bir ortak arkadaş gibi ara ara kadraja girip çıkıyor. Bazen kendisinin devlet memuru olarak çalıştığı ofisine konuk oluyoruz, bazense küçük bir halı sahada teorisindeki kurallarla oynanan bir futbol maçı izliyoruz. Oldukça keyifli ve izleyicisini yormayan bu filmin sonundaysa Porumboiu işi 3-4 dakikalık kısa bir “auteur” şovuna döküyor. Sırf bu bölüm için dahi izlenmeye değer bir iş.

Utoya

Utoya zor bir konuyu zor bir sinemasal dille anlatmaya çalışan ve bunun altından büyük oranda kalkabilen bir film. Erik Poppe 22 Temmuz 2011 günü Norveç’te, Utoya yaz kampında gerçekleşen radikal sağcı terörist saldırısını 72 dakikalık bir tek planda (saldırının da 72 dakika sürdüğü bilgisini eklemeliyim), Kaja’nın (Andrea Berntzen) etrafında inşa ederek anlatıyor. Hala çok güncel ve kolektif hafızada yeri olan bu trajediyi istismara dökmeden, mesafesini koruyarak aktarabiliyor olması filmin güçlü noktalarından biri. Plan sekansın altından başarıyla kotaran bir görüntü yönetimine karşın bu yaklaşımın filmin temposunu yer yer zedelediğini de belirtmek gerekir diye düşünüyorum. Ayrıca yönetmen ve ekibinin galanın ardından 10 dakika boyunca ayakta alkışlanmasına karşın jürinin filmi ödüle değer görmemesi de festivalin enteresan olaylarından biri oldu.

 

HAYAL KIRIKLIKLARI

Museo

Ruizpalacios’un Gael Garcia Bernal’li ana yarışma filmi Museo bana kalırsa festivalin en zayıf filmlerindendi. Tutarsız görsel dili, özgünlükten yoksun senaryosu ve anlamsızca dördüncü duvarı kırmaya giriştiği sekansıyla tamamlaması zor bir filmden fazlasını vaad ettiğini söylemek zor. Arka plandaki 1985 Meksika’sı meraklısı için ilgi çekici bir dekor olabilir. Bernal Museo ile birlikte son yıllarda arka arkaya vasat filmlerde yer alma serisine (Eva No Duerme, Salt and Water, El Ardor) bir yenisini ekliyor.

Unsane

Unsane, Soderbergh’in Iphone 7-plusla çektiği film olarak lanse edilmesiyle (ve 1.56:1 gibi tuhaf bir aspect ratio kullanmasıyla) merak uyandıran bir filmdi, fakat hem hikâyesiyle hem oyunculuklarıyla hem de kamerasıyla fazlasıyla sınıfta kaldı. Soderbergh sürekli değişen –ve filme hizmet ettiğini düşünmediğim- kamera açılarıyla izleyicisini yoran, sigorta şirketleriyle özel hastaneler/klinikler arasındaki karanlık bağı gündemine alarak ilginç bir noktaya gidecek gibi görünüp ne yazık klişe dramatik yapılardan kurtulamayan bir film ortaya çıkarmış. Yarışma dışı gösterilmesi Berlinale’nin bu yılki seçkisindeki ender doğru kararlardan biriydi diyebilirim.

Don’t Worry He Won’t Get Far On Foot (kısaca Don’t Worry)

Büyük bir ismin (Gus van Sant) başka bir büyük ismin biyografisinden yola çıkarak (John Callahan) çektiği Don’t Worry hem yönetmenin sahip olduğunu bildiğimiz potansiyelini kullan-a-madığı hem de elindeki potansiyelli hammaddeyi yeterince işle-ye-mediği bir film olarak karşımıza çıkıyor. Callahan’ı ve çizimlerini bilen izleyiciler için çok özel anlar içermesine karşın bir bütün olarak yavan bir film izliyoruz. Çok fazla dramatik an içeren bir hayat hikâyesinin tamamını iki saate sığdırmaya çalışarak van Sant filmine iyilikten çok kötülük yapıyor. Rooney Mara’nın üç-beş sahnede beliren bir plot device olmaktan öteye geçmeyen karakteri ve filmin gerçekten ihtiyaç duyup duymadığına emin –ve ikna- olamadığım zaman atlamaları gibi örnekler filmin eksi hanesine yazılıyor.  Yine de yönetmenin hayranları ve John Callahan’ın işlerini takip edenler için yukarıda bahsettiğim filmlere göre çok daha tolere edilebilir bir film olduğunu söyleyebilirim.