15.08.2017

Bir Elma’nın Peşinde

Gülru Pekdemir

Yıllar önce Orta Doğu sinemasından birkaç yönetmen ve senaristin katıldığı “Günümüzde Ortadoğu’da Kadın Olmak ve Sinemaya Yansımaları” adlı bir sempozyuma katılmıştım dinleyici olarak. Petrolün krallığında ve dinin eril iktidarında, şeriat yasası altında, adı dahi anılmayan kadınların kara coğrafyasıydı hep anlattıkları. O zamanlar kadim kültürüne hayran olduğum İran’ın sinemasına bu kadar aşina değildim, yeni yeni beğeniyordum ve tanıdıkça aşkla seviyordum. Panahi, Kiarostami, Farhadi, Majidi, Ghobadi, Farrokhzad, Makhmalbaf, Golestan ve nicelerinin filmlerinde zevkle kayboluyordum… 1999 yılıydı. Sevdiğim bir arkadaşım “tam sana göre” diyerek bir film tutuşturdu elime; Elma (Sib). Yönetmen: Samira Makhmalbaf diyordu… Soyadı çok tanıdık gelmişti tabi. Bicycleran, Nun va Goldon, Kandahar, Sokout gibi birbirinden şahane filmerin muazzam yönetmeni Mohsen Makhmalbaf’ın kızından başkası değildi Samira Makhmalbaf. Yine armut dibine düşüyordu ve iyi ki düşüyordu…

1998 yılında daha henüz 18 yaşında (evet, 18, onsekiz) olan Samira, gerçek bir hikayeden yola çıkarak çekmiş Elma’yı. Ailesi tarafından doğdukları andan itibaren 12 yıl boyunca eve hapsedilen ikiz kız kardeşin, insanı derinden etkileyen hikayesini anlatan filmin senaryosu ise baba-kız Makhmalbaflara ait. İşsiz babaları ve görme engelli anneleri tarafından evlerine hapsedilen kızların, sosyal hizmetlerin himayesi altına alındıktan sonra yaşadıklarını, cinsiyet eşitliğinin bir ağıtı ve dünya’ya ilk adımlarının meraklı neşesi içerisinde izliyoruz. Aynı yıl Cannes Film Festivali’nin Un Certain Regard seçkisinde gösterilen filmde, Makhmalbaf, kızları birer kurban gibi göstermek yerine, onları birer naif kahraman gibi göstermeyi tercih etmiş. Filmi kurgudan çok dokümanter kılan ise, kızların gerçekten de olayı yaşayan ikizler; Massoumeh ve Zahra Naderi kardeşler olması. Filme adını veren, kızların sürekli arzuladığı  “elma” ise hayatın ta kendini sembolize ediyor. Yönetmenin ilk filmi olan Elma, oldukça eşsiz ve bir o kadar da cüretli bir iş. Hüzünlü bir sevinçle, umut içinde yoğrulmak isterseniz, kendinize bir güzellik yapın ve izleyin…


Not: Samira Hanım, babasının en nadide filmlerinden biri olan Sessizlik’ten (Sokhout) arta kalanlarla çekmiş bu şahane filmi. Kalp.

 


Yılların eskitemediği o güzide sembol “elma”nın eşsiz kullanıldığı bir şiirleşme veriyorum kadim İran’dan, alırsanız…


Hamid Mosaddık Yazdı:
bana güldün ancak bilmiyordun
ben nasıl korkarak komşunun bahçesinden elmayı çalmıştım
bahçıvan peşimden hızla koştu benim
elmayı senin elinde gördü
hışımla baktı bana
ısırılmış elma elinden düştü yere
ve sen gittin ancak hâlâ
yıllardır benim kulağımda usulca
senin adımlarının hışırtısı canımı acıtır
ve ben düşünürüm hep
neden bizim küçük bahçemizde elma yoktu, neden!


Sonra Furuğ şöyle yazdı:
ben sana güldüm
çünkü biliyordum
sen nasıl korkarak komşunun bahçesinden elmayı çalmıştın
babam peşinden hızla koştu senin
ve sen bilmiyordun komşu bahçenin bahçıvanı
benim yaşlı babamdı
ben sana güldüm
istedim ki gülüşümle senin aşkına karşılık vermiş olayım
ancak senin gözlerindeki hüzün
ellerimi titretti benim
ısırılmış elma elimden düştü yere
yüreğim git dedi, git!
çünkü senin acı gözyaşların aklımda kalsın istemedim
ve ben gittim ve hâlâ
yıllardır zihnimde benim usulca
senin hayretin ve ağlamaklı halin tekrarlanarak
canımı acıtır
ve ben düşünürüm hep
ne olurdu bizim küçük bahçemizde elma olmasaydı!