05.04.2020

A Ghost Story: Bir Hayaletin İzleri

“Bir Hayaletin İzleri”

David Lowery’in 2017 yapımı filmi “A Ghost Story” bambaşka bir hayalet filmi deneyimi sunuyor. Kendi izleyici kitlesini yakalayan film türün kalıplarına uymuyor ve klasik hayalet hikâyesini zaman, yas, bekleme, kabullenme gibi konularla aynı potada eriterek içimize işleyen bir yapı ortaya çıkartıyor. Dünyaya artık ait olmayan, aynı zamanda bir tarafı hala arkada bıraktıklarının peşinde bir hayaletin duygularıyla örülü yapı, hayli insani ve insana ait olan ne varsa kadrajdan çıkarak hayatımıza karışıyor. Pencereden el sallayan hayalete karşılık veriyoruz. Ölsen de hâlâ oradasın işte, biz seni görüyoruz, hissettiklerini anlıyoruz, korkma yalnız değilsin.

Beyaz Çarşafın İçine Sığanlar

Evden taşınacakları sırada araba kazasında hayatını kaybeden adamı Casey Affleck, geride bıraktığı sevgilisini ise Rooney Mara canlandırıyor. Uzun, diyalogsuz tek planlarla başlıyor film. Yönetmenin bu sahnelerde filmin zamanını gerçek hayattaki zamana yaklaştırmak istediğini anlaşılıyor. Sevgililerin yatakta birbirilerine sarılarak uyudukları sahne ve kadının bir tabak turtayı yediği sahne seyircinin sabrını zorlayacak da olsa, film zamanının gerçek hayattaki zamanla eşitlenmesi ve sonrasındaki kurgunun yapısının temellendirilmesi açısından oldukça önemli. Karakterlere adam ve kadın diyorum, çünkü adları verilmiyor filmde. Karakterler muğlak, zaman muğlak, mekân muğlak, bir evin içinde herhangi bir zamanda yaşanan, yaşanmış olan ya da yaşanacak olan. Bunların hiçbiri önemli değil aslında, hem bir filmin, bir anlatının öneminin aslında hikâyede yani eylemlerde yattığının altını çiziyor film. (Aristotales’in Poetika’da yazdığı gibi)

“Hayalet (1990)” filminde ve türün diğer filmlerinde olduğu gibi eve geri dönen, ölmüş olduğunu kabullenemeyen, sevgilisiyle ya da arkadaşıyla bağlantı kurmaya çalışan hikâye aslında gayet basit ve klasik. Fakat gerek hikâyenin anlatım tarzı gerekse hayaletin en basit haliyle düşünülmesi, yönetmenin aynı şeyleri klişelere uğramadan riskli ama altından kalktığı bir biçimde anlatmayı seçtiğini gösteriyor. Adam öldükten sonra uyandığında beyaz bir çarşafın içinde, çocukken oynadığımız oyunlarda olduğu gibi, üstelik göz bölgeleri delik ve simsiyah, hastaneden çıkıyor, yeşil bahçeleri geçiyor ve evine varıyor. Bilinçaltımız bu görüntüyü bir oyun olarak kodladığı halde, atmosferin oluşturulmasındaki başarı, kullanılan müziklerin hikâyeye uygunluğu, tek planların gerçekliğe yakın biçimde kullanılması, filmin koyu renkleri ve özünde yönetmenin meziyeti nedeniyle çarşaf içinde salınan şeyin adamın hayaleti olduğuna ikna olabiliyoruz. Zaten sorgulanmadan, kendiliğinden meydana gelen bir kabul oluyor, sonrasında hikâyedeki akışın hızlanması, hayaletin zamanı algılayış biçimi gibi nedenlerle filme tamamen teslim oluyoruz. David Lowery absürtlüğün sınırlarında gezerken, sıra dışı bir konuyu romantik ve gerçekçi biçimde kotararak yapılması hayli zor işe imza atıyor.

Hayaletin Gözünden Zaman

Kadının evi terk etmeden bir kirişe bıraktığı notu çıkarmaya çalışan hayaletin zamanı algılayışı değişiyor, akış hızlanıyor, her kafa döndürmede, her adım atmada zaman ileriye atlıyor. Hayalet neler olduğunu tam kavrayamadan günler, haftalar, aylar geçiveriyor. Sevgilisinin bıraktığı notun peşinde özlemle onu beklerken düştüğü durum, hissettikleri, müzmin bekleyişi, oyuncu çarşafın içinde olduğu halde, mimik kullanımı olmaksızın, öncesinde bahsettiğim teknik meselelerin yerinde kullanımı sayesinde seyirciye geçirilmesi başarılıyor. Yönetmen gerçek hayata oldukça yaklaşıp sonrasında ise tamamen uzaklaşarak sinema sanatının kudretini, elindeki araçlarla zamanı eğip bükmesinin ve buna inandırmasının nasıl mümkün olacağı noktasında adeta bir ders veriyor.

Diyalogların oldukça az olduğu filmde, hislerin hikâye içinde hayaletin de ev içinde süzüldüğü sahnelerle beraber biz de zamansız zamana kapılarak yolculuk etmeye başlıyoruz. Eve giren yeni misafirlerin partisinde bir adamın uzun monoloğu yönetmenin ne yapmak istediğini az da olsa açık ediyor. Zaman mekân ve uzay üzerine olan bu monolog, bizleri ikna ettiği ölçüde hayaleti de ikna ediyor olmalı, hayalet daha önceden bunları biliyor olsa da, insan olduğu zamanlarda, hayalet olduğundan beri duymadığı, belki düşündüğü bu sözler, kendi yapısını ve içinde bulunduğu durumunu anlamasını kolaylaştırıyor diye düşünüyorum. Filmin başlangıcında sık sık sonrasında ise bazı bölümlerde gösterilen gökyüzü, yıldızlar ve uzay görüntüleri de bu monologla beraber güçlü bir zemine oturuyor. Kitaplık devrildiği zaman Nietzsche kitabının açılması da rastlantı değil elbette, yaşadık, yaşıyoruz ve öleceğiz, bunların bir önemi var mı, bir hiçiz ve hiçliğe doğru ilerliyoruz. Ölümden sonrası düşünüldüğüne hiçlikle karşılaşmak bazıları için kabul edilmesi zor bir durum, hayalet için de öyle. Tanrı var mı? Hayattaki amacımız ne, öldükten sonra hala dünya içinde salınmaya devam mı edeceğiz? Tabi bunların cevabı filmde yok, sadece koyu bir belirsizlik, bilinmezlik havası içinde hayaletle beraber kendi varoluşumuzu sorguluyoruz.

Belirsizlik İçinde Bekleyiş

Filmdeki bir önemli durum da hayaletin dünya içinde yalnız olmadığı, evin içine sıkışıp kalsa bile karşı evde onun gibi bekleyen bir hayaletle karşılaşması. Sessiz konuşmalarında karşıdaki hayalet uzun süredir beklediğini ve artık neyi beklediğini unuttuğunu söylüyor. Keza bu dünyadaki bekleyişimi amaçlarımız doğrultusunda ilerliyor, peki ya ölülerin dünyasında amaç ne olacak? Birilerini ya da bir şeyleri beklemek ki, dünyada geride bıraktıklarının yanına tekrar dönmeyi dilemek ki? Nasıl dünyadaki insanlar olarak yeryüzüne geliş amacımızı unuttuysak ya da bir amacımız hiç olmadıysa, bir hayalet için de edindiği amaç bekleme deneyimi üzerinden, unutulmuşluğa ve belirsizliğe dönüşüyor. Bu durumda yaşayanların, hayaletlerden bir üstünlüğü ve bir farkı kalmıyor. Ölüler de yaşayanlar da belirsiz bir bekleme süreci içinde savrulup duruyor. Hayaletin sevgilisinin bıraktığı notu bulmaya çalışması, hızla akıp giden zamanı elinde tutma çabası bir amaç edinmek için, unutup gitmeden bir an önce kendisine bırakılan şeye ulaşmak. Peki ya amaca ulaştıktan sonrasında ne olacak? Belirsizlik ve bekleme neye dönüşecek? Sonsuz bir hiçlik, ebedi bir yokluk mu? Çarşafın içinden puf diye yok olarak bambaşka bir yaşam deneyimine ulaşmak mı?