04.06.2016

Ali: Fear Eats the Soul: Kusurlu Dünyanın Esirleri

“Filmlerimle bir ev inşa etmeyi umuyorum. Kimi filmlerim kiler, kimisi duvar, kimisi pencere olsun ve zamanla ortaya bir ev çıksın” der Rainer Werner Fassbinder. Fakat otuz altı yaşında, kısa ömrüne epey film sığdırmış olsa da muhtemelen hayalindeki evi inşa edemeden hayata veda eder. Fassbinder’i en çok etkileyen yönetmen, melodramlarıyla bilinen Douglas Sirk olmuştur. Ona göre Sirk birilerini hor görmeyen, insanları sevebilen kişilerin hikayelerini anlatmış, sinema tarihinin en “müşfik” filmlerini yapmıştır.

Fassbinder Sirk’in melodram öğelerini alıp daha uç noktalara ve biraz daha katı bir dünyaya taşır. Onun en çok ses getiren filmlerinden Ali: Fear Eats The Soul (Ali: Korku İnsanı Kemirir), Sirk’in All That Heaven Allows (Her Şey Senin İçin) melodramından esinlenir. Fakat yönetmen, buradaki farklılıkları alıp keskinleştirir ve altmışlı yaşlardaki Emmi (Brigitte Mira) ile ondan yirmi, yirmi beş yaş küçük Ali’yi (El Hedi ben Salem) Batı Almanya’da buluşturur. Emmi, uzun zaman önce eşini kaybetmiş Alman bir temizlik işçisidir, Ali ise bir bekȃr odasında beş işçiyle birlikte kalan Faslı bir oto tamircisi. Aralarındaki ilişki Emmi’nin yağmurlu bir akşam sadece Arapların gittiği bir bara sığınmasıyla başlar. Biz seyirciler bu ilişkinin başına bir şey gelmesini ve her an tökezlemesini bekleriz. Çünkü ortada hiç alışık olmadığımız, asimetrilerle örülü bir ilişki tarifi vardır. Ali boylu poslu, genç, güçlü bir adamdır; Emmi ise güzelliği solmuş, kilolu, gösterişsiz bir kadın. Emmi temizlik işçisi olsa da o toplumdaki varlığı sorgulanmayan bir kişiyken Ali sadece sığındığı bardaki gibi kendine benzeyen göçmenlerin olduğu yerlerde rahat edebilen biridir. Kırık Almancasıyla Emmi’yle anlaşmaya çalışır. (Aslında filmin ismi de Ali’nin ağzından, bozuk bir Almanca cümledir fakat ne İngilizceye ne de Türkçeye çevrilirken bu durum dikkate alınmıştır.) İkisinin de yalnız bırakılmış bir hali vardır, birbirlerinde olmayan şeyleri tamamlayıp yakınlık kurarlar ve hatta evlenirler. Bu, Emmi’nin çocukları da dahil olmak üzere etrafta hiç hoş karşılanmaz. Toplumun konfor alanının dışında kalan bu çift, kendilerini bir yandan ırkçı önyargılarla bir yandan da bütün ilişkilerin sürüklendiği iktidar çatışmalarıyla mücadele ederken bulur. Onlar da zaman zaman kendi zaaflarına yenik düşer. Emmi Ali’ye bazen patronluk taslar, acımasız davranır; Ali başka kadınlarla birlikte olur, kazandığı paraları kumarda harcar. Bu hezeyanların sonunda yine filmin başındaki gibi o barda dans ederlerken Emmi Ali’ye, “birbirimize iyi davranalım, gerisi önemli değil,” der.

Film aslında yalnız bırakılmış iki kişinin birbirlerine sokulması, birbirlerinin hayatlarına dokunmasıdır. Burada aşkın toplum normlarıyla daraltılmış tanımının genişleyip alışageldiğimiz, klişe anlamının dışına çıktığını görürüz. Filmin görsel dili Sirk’in filmleriyle benzerlik taşır, onda da yapay ışıklar, parlak renkler, çerçeveler kullanılır. Fakat oyuncuların soğuk, uzak oyunculuğu tamamen Fassbinder’e özgüdür, yönetmenin kurmaya çalıştığı merhametsiz dünyayı destekler gibidir. Zaten pencerelerden, kapı aralıklarından gözetlediği oyuncuları çerçevelere sıkıştırır, neredeyse onları esir alır. Emmi ile Ali’yi çoğu mekȃnda etraflarından yalıtılmış görürüz. Tenha sokaklarda, kafelerdeki boş masalarda onların hayatının ıssızlaşmış bir yanına tanık oluruz. Bu durum özellikle, nikahtan sonra gittikleri, bir zamanlar Hitler’in uğrak yeri olan pahalı bir restoranda iyice doruk noktasına ulaşır. Hitler disiplinini andıran kusursuz bir simetriyle yansıtılan ve neredeyse dondurulmuş görünen karede oraya ait olmayan iki kişiyi görürüz. Filmdeki çoğu sahne gibi bu sahne de bir film karesinden çok bir fotoğrafa ya da donuk bir tiyatro sahnesine ait gibidir. Fassbinder bunun gibi yabancılaştırıcı efektleri kullanmaktan geri durmaz, bu konularda kışkırtıcı olmayı ve risk almayı seven bir yönetmendir.

Fassbinder’in kusursuzluğa takmış bir yönetmen olmadığını, kısa ömrüne sığdırdığı işlere bakılırsa bir an önce eteğindeki taşları dökmek istediğini söyleyebiliriz. Ali: Korku Ruhu Kemirir, dört hafta içinde çekilmiştir. Filmin sonu seyirciyi ikna edecek bir son değildir mesela, film aslında daha sağlam bir sonu hak eder. Fakat kendi dilini konuşan Fassbinder sinemasını biraz da onun bu kusurları oluşturur. Kusurlu bir dünyanın kusurlu yönetmenidir o. Film mutlu olmasa da umutlu bir biçimde biter. Zaten filmin başında da söylemişti yönetmen, “Mutluluk her zaman eğlenceli bir şey değildir.”