22.01.2019

Amerikan Sapığı: Tepkisel Cinayetler

Şahinaz EDİS

Aynı adlı romandan uyarlanan Amerikan Sapığı (American Psycho), 2000 yılında Mary Harron tarafından beyaz perdeye taşındı. Anlamsız gözüken hatta yer yer gülünç detaylarla dolu olan film, aslında tam da bu noktalarında en vurucu toplumsal eleştirileri yapmakta. Belirli bir yapay kültür üzerinden işlenerek ilerleyen hikâyede, protagonist ve anlatıcı Patrick Bateman (Christian Bale) bunun temsili bir parçası. Filmin alt metnini oluşturan; materyalizm, kimliksizleşme, kayıtsızlık ve ayrımcılık kavramlarına yapılan yergi, karakter tasvirleri ve diyaloglar üzerinden açık bir şekilde yansıtılmakta. Adının verdiği izlenimden yola çıkarak söylenebilir ki, bir seri katilin vahşi hayatına tanıklık etmekten çok, onun ait olduğu toplumun değerleri içinde kayboluşunu izlemekteyiz.

Simgelerle Örülen Bir Hikâye

Filmin açılışı, bir sanat eseri ortaya koyarcasına hazırlanan lüks bir yemek tabağıyla yapılır. Görsel sunum olarak cinayetle bağdaşan öğeler içeren bu sahnede; kan damlacıkları gibi gözüken, aslında frambuaz sosu iken; keskin bıçağın darbesi de aslında tezgâhtaki bir parça ete iner. Buradan bağlanan sahnenin devamında, film boyunca işlenen kültüre ve yaşam biçimlerine dair ilk ipuçları verilir. Garsonların müşterilere okumakta olduğu menü oldukça pahalı bir yemek seçkisi içerir ve kamera Patrick’le arkadaşlarına döndüğünde ödediklerini gördüğümüz ‘sadece 570’ dolar olan hesaptan da bu anlaşılabilir. Film boyunca adı sıkça tekrarlanacak olan Dorsia isimli restoranı da ilk defa burada duyarız; rezervasyon yaptırabilmenin oldukça zor olduğu bu mekânda yer bulmayı başaran kişi, imrenilecek kişidir. Aynı zamanda büyülü bir söz gibi, işlenen çoğu cinayet öncesi veya sonrası bahsedilir bu restorandan. Bir nevi katilin egosuna etki eden, onu çıldırtan bir fikirdir Dorsia’da yer bulamamak.

Filmin başında protagonistin kötücül karakterine dair izlere pek rastlanmaz; çünkü o düşünülmüş imajının ve sağduyulu çocuk tavırlarının arkasında saklanmaktadır. Maskesini bir anlığına düşüren ise parasının karşılığında istediği hizmeti alamaması olur; içkisinin ödemesi olarak kredi kartı kabul etmeyen barmen sayesinde kendisinin karanlık yüzünü ilk defa görürüz. Karaktere dair daha detaylı bilgiye ise apartman dairesinin imajıyla başlayan sabah rutini sekansında ulaşırız. İkonik mobilyalarla (Barcelona Chair ve Mackintosh Chair) dekore ettiği; imrenilebilecek ama kişisel dokunuş imzası taşımayan, yapay ve insaniyetten uzak bir mükemmelliğe sahip olan bu daire, karakterin detaylı betimlemesi gibidir. Anlatıcı olarak kendisinden bahsederken, isminden önce yaşadığı adrese yaptığı vurgu da apartman dekorunun verdiği mesajla örtüşür. Günlük rutinini bir ayinmişçesine gerçekleştirir; pahalı markalarla dolu banyo dolabındaki kremleri belirli bir sırayla kullanır ve bunu iyi hissettirdiği için değil sadece iyi görünmek için yapar. Onun için en önemlisi dış dünyayla temasta olan parçasının nasıl gözüktüğüdür çünkü kendisinin de dediği gibi, Patrick aslında bir soyutlamadır ve gerçekte yoktur.

Üstün Olma Çabası İçinde

Filmin ilk perdesinde yavaş yavaş karakterin yaşam çemberinin parçaları tamamlanırken, onun için en önemli etiketlerden biri olan başarılı kariyer hayatına giriş yapılır. Bir gökdelenin en üst katında çalıştığını gördüğümüz Patrick, neşeli bir müzikle ofisine doğru ilerlemektedir. Film boyunca tekrarlanan motiflerden birisi de kuşkusuz bu tür keyifli müziklerdir. Filmin başlığıyla tezat yaratan bu duruma bir de genel ışık kullanımının sıcak tonlarda olması eklenir; bu özelliğiyle film, Patrick’in içinde bulunduğu ikilem ve uyum sağlama çabasıyla beraber geliştirdiği dış kabuğunun bir uzantısıdır. Kendisi gibi yüzeysel ve imaj takıntılı nişanlısı Evelyn (Reese Witherspoon) ona sevmediği işinden neden istifa etmediğini sorduğunda, bunun sebebinin topluma uyum sağlamak zorunda olmasından ileri geldiğini söylemesi; saklamaya çalıştığı tehlikeli alter egosunun açığa çıkmaması adına yarattığı yanılsamalara göndermedir. Işık ve müzik tercihinin diğer bir amacı da, cinayet gibi gerilim dolu olması gereken bir konunun, yaratılan materyalist toplum imgesi içinde önemsiz görülmesinden ileri gelen, alaycı bir üslup yaratmaktır.

Patrick, örüntüsünün bir parçası olarak lüks bir restorana arkadaşlarıyla buluşmaya gider. Sohbet sırasında söz alarak politik açıdan doğru kabul edilen tespitleri tek tek ezbere sıralamaya başlar; terörizme ve dünyadaki açlığa son verilmesinin, evsizlere barınak ve yemek sağlanmasının, ırkçılığa son verilip vatandaşlık haklarının geliştirilmesinin, kadınlara eşit haklar sağlanmasının ve sosyal konulara eğilerek maddiyatçılığı bırakmanın gerekliliğinden bahseder. Burada kendi fikriymişçesine savunduğu her konu aslında hiçbir şekilde sempati duymadığı hatta iğrendiği kavramlardır ve seçtiği kurbanlarda bu gerçeklikle tutarlıdır. Onun ego idealinde yarattığı kişilik özelliklerine sahip olmayan herkes yaşamayı hak etmeyen zavallılardır. Özellikle kendisinden aşağıda gördüğü kadınlar bunun başkahramanlarıdır. Ona göre akıllı kadın yoktur ya da akıllı taklidi yapan çirkin kadınlar vardır. Çoğunlukla hayat kadınlarıyla birlikte olur ve onlara fiziksel zarar verse de biraz daha fazla parayla onları tekrar kandırabileceğine güvenir. Kendi özgüvensizliğinin altında ezilmektense kendisi için yarattığı sahte özgüvenin gerçekliğine inanmayı seçer. Filmde bunu hayat kadınlarıyla kendi videosunu çektiği sahnedeki ayna kullanımında açıkça görürüz. Bütün ilişki boyunca sadece kendisini aynada izleyerek, gördüğü kişiye hayranlık besler. Aslında olduğu kişiyle olmak istediği kişi arasında duran aynanın ardındaki onun esas gerçekliğidir. Benliğini bu sahte imajla değiştirmiş ve o imaj tarafından ele geçirilmiştir.

Filmde öne çıkan ve verilmeye çalışılan mesajlardan önemli bir kısmını barındıran, iş yerindeki toplantı odasında geçen sahneler, olay akışını değiştiren ve protagonisti sarsan niteliktedir. Patrick’in kravatına övgü yapmak amacıyla ona doğru yaklaşan Paul Allen (Jared Leto) onu aslında diğer iş arkadaşıyla karıştırmıştır ve adını Marcus zanneder. Ofiste bulunan herkesin aslında aynı giyindiğini ve kişiliksiz tarzlarını bu noktada fark ederiz. Patrick’in apartman dairesinde yapılan metafor burada da vardır; Valentino takımlar, Oliver Peoples marka gözlükler ama orijinallikten uzak yapay bir sentez. Böyle bir ortamda elbet tanınmamak, bir başkasıyla karıştırılmak kaçınılmazdır. Bunun üzerine kendini öne çıkarmak için yapılan hamle ekip arkadaşlarına yeni bastırdığı kartvizitini göstermek olur. Herkesin başkan yardımcısı ünvanına sahip olduğu bu dünyada, kartvizit tasarımları üstünlük belirtme ve kendini temsil açısından önem taşır. Dolayısıyla Paul Allen’ın kartvizitinin kendisininkinden daha çok beğenildiğini gören Patrick soğuk terler dökmeye başlar, üstelik Paul’un Dorsia’da cumartesi akşamına rezervasyonu bile vardır. Bunun üzerine yapabileceği tek şey onun benliğini zedeleyen bu durumu ortadan kaldırmaktır. Bunu gerçekleştirmek için Paul’u evine davet eder. 80’lerin pop müziğiyle yakından ilgili Patrick, Huey Lewis and the News kasetini taktıktan sonra şarkı hakkında ansiklopedik bilgiler verirken yağmurluğunu üstüne geçirir ve baltasıyla moonwalk yapmaya başlar. Oldukça güler yüzlü ve neşeli ev sahibi görüntüsünden sıyrılarak baltayı arkadaşının başına geçirir ve kana susamış katil yüzü en saf haliyle ortaya çıkar. İşlediği bu gülünç ve karikatüristik cinayetten sonra, elinde ceset torbasıyla, arkasında kan izi bırakarak, itinasız ve kaygısız bir şekilde binanın çıkışına doğru ilerlerken onu gören resepsiyonist bu manzaraya kayıtsız kalır. Daha sonra torbayı taksinin bagajına sıradan bir el bagajı gibi sığdırmaya çalıştığı sırada iş yerinden arkadaşıyla karşılaşır ve bir anlığına panik olsa da arkadaşının ilgilendiği tek şey çantanın markasının ne olduğudur. Buradan cinayeti saklamak için Paul’un, New York’taki meşhur Guggenheim müzesinin hemen yanında olduğunu gördüğümüz, en üst katta bulunan dairesine giden Patrick yine soğuk terler döker ama işlediği cinayetten dolayı değil, arkadaşının dairesinin kendisininkine kıyasla daha iyi olduğunu gördüğü için.

Bu olaydan sonra peşine takılan dedektif, bir süre Patrick’ten şüpheleniyor gibi gözükse de daha sonra onun cinayet gecesi arkadaşlarıyla başka bir yerde olduğunu kanıtlayan ifadeler aldıktan sonra peşini bırakır. Bu yanlış bir bilgi olsa da Patrick’in adının büyük ihtimal başkasıyla karıştırılmış olması onun işine gelmiştir. İçindeki canavarı durduramayan Patrick bir sonraki cinayeti için çoktan ilhamını bulmuştur bile. Çoğunlukla televizyona takıp izlediği filmlerle, öldürme şekli arasında benzerlik yakalayan katil bu sefer Teksas Katliamı’nı izlemektedir. Apartmanın içinde elinde testereyle çıplak bir şekilde kurbanının peşinden koştuğu sahnede de bunun yansımalarını görürüz. Kadın çığlıklar içinde kaçmaya çalışır ve çaresizce yardım ister ama hiç kimse ne onun çığlıklarına ne de koridorda yankılanan testerenin sesine tepki vermez. Bu kovalamaca sırasında diğer cesetleri de Paul’un dairesindeki dolaplarda sakladığını öğreniriz.  

İdeal İnsan Formunun Dışına Taşmak

Filmin doruk noktasında gerçeklikle hayal dünyası arasındaki bağlantıyı kaybeden Patrick önüne çıkan herkesi planlamaksızın öldürmeye başlayınca kontrolünü tamamen kaybettiğini fark ederek avukatını arar ve bir nevi günah çıkarır. Kendini kaybetmesinin ertesi günü bütün cinayet izlerini temizlemek için Paul’un dairesine geri döner. Ev baştan sona yeniden boyanmış ve temizlenmiştir. Patrick bu durum karşısında ne düşüneceğini bilemezken emlakçıyla karşılaşır ve kadın durumu anlar. Ona gitmesini ve bir daha gelmemesini söyler. Emlakçı, evin piyasa değerinin düşmemesi için onlarca cesedin sorumlusu olan kişiyi resmen görmezden gelmiştir. Filmde işlenen tüketim toplumunun bir parçası olan Patrick için tutarlı ve yeterli bir cevaptır bu. Bunun üzerine avukatıyla yüzleşmeye gittiğinde onu bir sürpriz daha beklemektedir. Avukatı onun telefondaki itirafını şaka sanmaktadır ve onun başka biri olduğuna inanır. Patrick ısrarla Paul Allen’ı kendisinin öldürdüğünü söylese de bunun imkânsız olduğunu çünkü Paul’la on gün önce yemek yediğini söyler. Herkesin birbirini karıştırdığı, isimlerini unuttuğu bu yapıda yemek yediği kişinin Paul olduğunu düşünmesi şaşırtıcı değildir. Son yıkıcı darbeyi de aldıktan sonra Patrick durumun farkına varır ve her şeyi kendine itiraf eder. Aynı anlarda bu toplumsal imgenin dışındaki tek karakter olan sekreteri, Patrick’in ajandasına çizdiği cinayetlerinin karalamalarını bulur ve kafasında olduğuna inandığı kişiye olan inancı tamamen yıkılır. Belki de film boyunca katilin yaptığı pis işlere insancıl tek tepki ondan gelmiştir. Buradan anlaşılır ki Patrick’in parçası olmayı seçtiği kültüre dâhil olmak beraberinde duyarsızlığa olan gereksinimi getirir. Aslında film boyunca cinayetler başka insanlar tarafından fark edilmiş ama görmezden gelinmiştir. Seyirciyi şaşırtan ve daha önce bahsedilen pek çok ironik durumun sebebi de bundan ileri gelir. Patrick sebep olduğu korkunç olayların hiçbir anlamının olmadığını fark ettiğinde anlarız ki etrafındaki insanlar da onun gibi, olmaya çalıştıkları imaj uğruna insaniyetlerini kaybetmişlerdir.

Diğer bir olasılık ise bu cinayetlerin aslında hiç işlenmemiş olmasıdır. En azından filmin son sahnelerinde bu ikilem yaratılır ve ucu açık bırakılan noktaları vardır. Yine de filmin hikâyesinden ve esas gerçekliğinden sıyrılarak dikkate alınması gereken nokta verilmek istenen mesajdır. Birçok toplumun parçası olan üst sınıf beyaz yakalıların yaşantısının belgeseli niteliğinde ama oldukça taraflı bir bakış açısıyla işlenmiş bir filmdir. Hikâyedeki eleştiriyle özdeşleşmek için bu kültürün bir parçası olmak gerekmez, belki bir noktada maddelerle içi boş bir biçimde kurulan materyalist ilişkiler fazlasıyla tanıdık gelecektir. Günlük yaşantımızda gördüğümüz manzaralardan pek uzak olmayan bu filmin etkileyiciliği ve tartışmaya açık tarafları, gerçeğe olan yakınlığının bir sonucudur.