01.08.2016

VİZYON DIŞI: Amores Perros

Sen ve planların… Babaannem ne derdi, biliyor musun?
“Tanrı’yı güldürmek istiyorsanız, ona planlarınızı anlatın.”

Susana


İnsanlar iflah olmaz: Daima plan kurarlar, bozarlar. Kurarlar, bozarlar… Plan kurmak, Amores Perros’un genç ve toy annesi Susana’nın söylediği gibi gülünçtür belki, ama vicdansız olmak zorunda değildir: işin içine nahoş eylemler girmedikçe tabii. Tıpkı Octavio’ya olduğu gibi: Tek istediği, güzeller güzeli Susana’yla beraber olabilmek. Hayatı, ona duyduğu aşkın etrafında dönüyor. Yegâne arzusu Susana. Paraya duyduğu açlık da bu yüzden. Zenginlik hayalleri kuran, paraya araçtansa amaç olarak bakan biri değil: Abisi Ramiro’dan farkı da bu. Ramiro, görünüşe göre pek de âşık olmadığı, sık sık hırpaladığı karısını da, sevimli bebeğini de ikinci plana atıyor. Kasiyerlikten pek para kazanamadığı için, hırsızlığa başvurup, market soyuyor. Pişman gibi de görünmüyor…

Octavio’nun nahoş eylemleri bu aşamada devreye giriyor. Sevdiceği Susana’yla beraber kaçabilmek için gereken parayı kazanabilmesi, tek bir yolla mümkün: Akıl almaz bir kuvvete sahip köpeğini dövüşlere sokmak… 

Senarist Guillermo Arriaga, kalemini oynatırken, karakterlerini keskin ölçütlerle yargılamıyor. Art niyetini her hareketiyle ifşa eden Ramiro ve sırf kazanmak (‘oyunu’ kazanmak ya da ‘para’ kazanmak, fark etmiyor) uğruna onlarca köpeği paramparça eden Jaroco hariç hiç kimseye gaddar davranmıyor. Ne aşkı uğruna vicdanını hiçe sayan Octavio’yu yazarken ‘kör göze parmak’ mesajlar vermeye yelteniyor, ne de her şeye rağmen kocası Ramiro’yu sevmeye devam eden Susana’yı… O yalnızca, sebepleri ve sonuçları sade ama gerçekçi bir üslupla aktarıyor. Bir noktadan sonra, gerçekçi olanla sert olanı bir araya getiren de hayatın ta kendisi oluyor. Her şeyin her şeye rağmen mutlu sonla bittiği bir hikâye anlatmıyor bize: Hollywood’dan aşina olduğumuz pembe gözlükleri paramparça ediyor ve yerlerine zift karası olanları koyuyor. Kötülerin kazandığı, iyilerin kaybettiği bir hikâye de değil bu: Kötü olanın kazandığı, arada kalanınsa kaybettiği bir hikâye: Aşk ve nefret arasında kalanın, kolay ve zor arasında kalanın, hayat ve ölüm arasında kalanın, merhamet ve cefa arasında kalanın… Hangisini seçerlerse seçsinler, ancak ve ancak geçici bir huzura kavuşabilen, vakti geldiğinde sonsuz sefaleti kucaklayan insanların…

Filmin ikinci hikâyesinin merkezindeki Valeria ise, inanmak istemediği ama buna mecbur kaldığı bir hakikatle yüzleşiyor: Güzellik, o parlak günlerinde zannettiği gibi mütemadi değil: Bir otomobil, kâbusu oluyor (paramparça bir köpeği peşlerindeki canilerden kurtarmaya çalışan iki genci barındıran bir otomobil) ve modellik kariyerini sona erdiriyor. Beraber yaşamaya başladıkları sevgilisi Daniel hariç sevgisini yönelttiği tek canlı olan köpeği Richie de salonun ortasındaki çukura düşüp günler boyu ortadan kaybolduğunda, tutunabileceği hiçbir dal kalmıyor. Gerçeklerle yüzleşmek istemiyor, tesadüflerin yüzüne çarptığı gerçeği kabullenmek istemiyor, aslında Valeria hiçbir şey istemiyor… Güzeller güzeli Valeria uğruna karısını ve çocuklarını terk eden Daniel için de azap günleri başlıyor. Bir şeylerin değerini bilmekle ilgili bir hikâye bu: Erken kararlar vermemek gerektiğiyle ilgili bir hikâye, yere göğe sığdırılamayan aşkın ne kadar kolay ve ne kadar çabuk sönüp gidebileceğiyle ilgili bir hikâye…

amores perros
Düzgünce kotarıldığı hâlde, Valeria’nın (ve Daniel’in ve Richie’nin) hikâyesi, Amores Perros’un aksayan bacağı: Bazı izleyiciler filme olan bağlılıklarını ve dikkatlerini bu bölümde kaybedebiliyor. Üstelik Valeria ve Richie arasındaki ilişkinin, Octavio ve El Chivo’nun köpekleriyle kurdukları bağ kadar ilginç ve etkileyici olduğu söylenemez. Neyse ki çok geçmeden üçüncü hikâyeye adım atıyoruz ve bir gizem çözülüyor: Filmin başından beri rastladığımız, saçı sakalı birbirine karışmış, yaşlı adam. Karısı ve kızından oluşa güzel bir aile kurmuş öğretmenlik yapıyorken, inandıkları uğruna hepsini feda eden, hapse giren, kızı tarafından öldü bilinen El Chivo… Hapisten çıktığında kiralık katillik yapacak kadar sefil bir duruma düşen ama hâlâ sahip olduğu olanca şefkati beslediği köpeklere yönelten El Chivo… Bir yerden sonra, inandıkları ve sevdikleri arasındaki dengeyi kurmakta ne kadar başarısız olduğu kafasına dank eden ve durumu düzeltmek için harekete geçecek cesareti dahi bulabilen El Chivo… İki otomobilin birbirine girdiği bir trafik kazasından çekip aldığı yaralı köpeği iyileştiren, besleyen, diğer köpeklerinin yanına koyan, ama eve döndüğünde tüyler ürpertici, kan kırmızısı bir manzaraya tanık olan El Chivo… 

Yönetmen Alejandro González Iñárritu, hareketli kamerası ve seçtiği renk tonlarıyla, eğlenceli olmadığı hâlde göz kamaştırabilen, kusursuza yakın bir illüzyon sunuyor izleyiciye. Dilediklerinizi değil, olması gerekeni sunan, yine de sizi doyurabilen bir üslup belliyor. 

Oyunculuklardan söz edersek, üstüne basa basa vurgulamak gereken iki isim mevcut: Amores Perros’tan sonra, Eternal Sunshine of the Spotless Mind’ın ayak izlerini takip eden Michel Gondry yapıtı La science des rêves’te ve Alfonso Cuarón’un gençliğe alışılmadık bir bakış atan Y tu mamá también’inde de izlediğimiz Gael García Bernal, sempatik görünümünü bahane edip rolünü karikatürize etme fırsatı olduğu hâlde bundan kaçınıyor ve emek isteyen ama Octavio’ya son derece yakışan bir performans sergiliyor. Tıpkı Bernal gibi Y tu mamá también’de ve bunun yanı sıra Pierce Brosnan’lı James Bond filmlerinden biri olan Die Another Day’de izlediğimiz Emilio Echevarría ise, senaryonun kilit karakteri El Chivo’ya, ketum vücut dilini dengeleyen, hüzün ve mizahın iç içe geçtiği bir yorum getiriyor.

Uzun lafın kısası Amores Perros, istemeseler de hayatta ışığa değil yalnızca karanlığa tanık olan, bunun değişmesi ve ışığın galip gelmesi umudunu taşıyan, ayrıca mutluluğun sanatsal bir değer taşımadığını, sefaletin edebiyata olduğu kadar sinemaya da katbekat elverişli olduğunun farkında olan, gerçekleri görmezden gelmeyen ve sanatlarını icra ederken özensiz davranmayı kendilerine yediremeyen iki insanın, senarist Guillermo Arriaga’nın ve yönetmen Alejandro González Iñárritu’nun bir araya gelip bize sunduğu şahane bir film.