16.01.2018

O AN: Blade Runner

Bir İlham Perisi

Ridley Scott’un 1982 yapımı bilimkurgu filmi Blade Runner, kısa sürede kültleşen, üzerine en çok tartışılan, varsayımlarda bulunulan, kendisinden sonra gelen birçok bilim-kurgu filmine esin kaynağı olan bir yapımdır. Siberpunk evreninde geçen, özellikle çekildiği yıllar göz önüne alınca fazlasıyla kafa karıştırıcı ama aynı zamanda da alışılagelmiş aksiyon sahnelerinden hayli arınmış, durgun bir film Blade Runner. Gün geçtikçe değeri anlaşılan ve kısa zamanda kült mertebesine erişen film, bu yıl vizyona giren devam niteliğindeki ve oldukça sevilen Denis Villeneuve imzalı Blade Runner 2049’a da ilham kaynağı olmuştur. Böylesine güçlü bir damara sahip Blade Runner, yıllardır tartışmalara, farklı okumalara konu olan meseleleri ve sahneleriyle yaşamaya devam etmekte. Unutulmayacak birçok sahnesinden birisi ise açık ara yarışı önde sonlandırır. İnsan olan (her ne kadar replikant olduğuna dair tartışmalar hâlâ devam etse de) Rick Deckard ile replikant olan Roy arasında geçen sahnenin bambaşka bir atmosferi, etkisi vardır.

Keskin Nişancı yani Deckard (Harrison Ford), görevini başarıyla –yoksa acımasızca mı demeliyiz?- yürütmektedir. Deckard, Roy’un (Rutger Hauer) daha uzun ve insanca haklara sahip bir ömür hayali kurduğu, âşık olduğu kadın Pris’i henüz öldürmüştür. Roy, Pris’in cesedi ile karşılaştığında artık ne amacı, idealleri ne de birkaç dakika bile fazladan ömür talep etme isteği kalır. Tek bir amacı vardır. O da gözünü bile kırpmadan adeta bir makine gibi replikantları öldüren Deckard’a bir anlık da olsa korkunun, ölmek üzere olmanın duygusunu yaşatmaktır.

Ölmek Zamanı…

Roy, yaşadığı acı ve kaybedecek bir şeyinin kalmaması sebebiyle Deckard’a fazlasıyla üstünlük sağlar, onu köşeye sıkıştırır. Roy, öylesine büyük bir acı içerisinde kıvranıyordur ki yumulan (kullanım dışı kalan) elini, biraz daha kullanabilmek amacıyla kocaman bir çiviyi gözünü kırpmadan eline batırır. Bu şekilde tıpkı İsa’nın çarmıha gerilmesini akla getirir. Diğer elinde de barışın simgesi beyaz güvercini kucaklayan Roy, Deckard’ı stigmata’lı (İsa’nın vücudundaki işkence izlerine verilen isim) eliyle tutunduğu direkten ölüme yuvarlanmak üzereyken kurtarır. Fakat önce şu sözleri sarf eder: “Korku içinde yaşamak bayağı bir şeymiş değil mi? İşte köle olmak da öyle bir şey…”  Heybetli, çıplak vücudu, akan kanları, tek bir kol ile yapabilecekleri onu bir replikanttan ya da bir köleden öte bir Tanrı gibi konumlandırır gözümüzde. Scott’ın Roy’un yüzüne yaptığı yakın çekim ve verdiği parlak ışığın aksine Decard’ı arkasındaki derinlik içerisinde küçücük bir imgeye dönüştürmesi ve ışığı ondan esirgemesi gözlerden kaçmamalı. Zira Scott da kimden taraf olduğunu açık açık ortaya koyar. Bir de tüm bunların yanında Roy’un hafızalara kazınan tiradı vardır:

“Siz insanların aklının almayacağı şeyler gördüm. Orion’un yamaçlarında yanan hücum gemileri, Tannhauser geçidinin yakınında karanlıkta parıldayan C- ışınlarını seyrettim. Tüm o anlar zamanla kaybolacaklar, tıpkı yağmurdaki gözyaşları gibi. Ölmek… zamanı”

Roy’u bu anlarda da Scott, daha heybetli gösterirken Deckard’ı daha alçakta ve silik yansıtır perdeye. Yağmurun bile her bir damlası Roy’un üzerinde nura dönüşür adeta. Roy, son anlarında çile çekmiş, stimatalı vücuduyla kutsanır. Ölümü huzurla kucaklar. Roy ölür ama elindeki güvercinin göklere uçarak gözden kaybolması aslında ruhunun gökyüzüne uçtuğunu işaret eder.

İnsan ile replikantlar arasındaki çizginin muğlâklaştığı, kimin daha iyi ya da kötü olduğu, kimin affedici ve can veren veya acımasız ve yok edici olduğunun sürekli sorgulandığı, gelmiş geçmiş en muazzam bilim-kurgu filmlerinden biri olan Blade Runner’ın unutulmaz anlarında fonda ise Vangelis’in Tears in Rain parçası çalar. Böylece sahnenin yürekte bıraktığı hissiyat kat be kat artar, taşınmaz bir yük olur kalır bedende.