21.11.2017

O AN: Force Majeure

Tüm Filmin Önüne Geçen Bir Sahne

Son olarak bu yıl Cannes Film Festivali’nde prömiyerini yapan The Square ile En İyi Film ödülünü kazanan Ruben Östlund‘un, 2001 yılında başladığı yönetmenlik kariyerinin şimdilik sondan bir önceki filmi ise Force Majeure’dir. Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel ödülünün sahibi olan Force Majeure (Turist) aile kurumunu, kadın-erkek rollerini bir defa daha tartışmaya açar. Peki, çok defa tartışılan, sayısız kez türlü şekillerde yorumlanan bir mevzu neden Force Majeure’de bu kadar farklı bir etki yarattı? Kuşkusuz bu sorunun cevabı için filmin, Östlund tarafından ilmik ilmik nasıl işlendiyse tekrar da öyle sökülmesi gerek. Lakin Östlund’un muhteşem bakış açısıyla filmin her bir anına sirayet eden alt metni, kusursuz senaryosu, muhteşem müzikleri, ustalıklı ses kullanımı, çarpıcı sinematografisi ve elbette nitelikli mizahı ile göz dolduran filmin çok çok daha büyük bir meziyeti var.

Bazı filmler vardır ki bazen bir karakteri, bazen müzikleri, bazen bir diyaloğu ile sonsuzluk biletini kazanır. İşte Force Majeure’nin de yıllar geçse de unutulmayacak, izleyenin beynine kazınan, uzun uzun tartışmalara zemin hazırlayan bir sahnesi var. Hem de ne sahne… Bu tüm filmin önüne geçen, tüm diğer sahnelerden rol çalan, eşine benzerine belki de daha önce uğramadığımız bu sahne sadece filmdeki kahramanların kendilerini ve hayatlarını sorgulamalarına değil film ile tanışma onuruna erişen tüm seyircilerin aynanın karşısına çok daha ciddi geçmesine sebep olur.

Çığın Dayanılmaz Ağırlığı

Toplumun bekasını devam ettirmek adına inşa ettikleri aile kurumunu kuvvetlendirmek amacıyla birlikte kış tatiline çıkan çekirdek ailemiz, tatillerinin ilk günü kayaktan sonra öğle yemeğine gider. Otelin terasında bembeyaz karlarla kaplı dağların nefes kesici manzarasında yemeklerini tadan bu üst-orta sınıf ailemiz, birazdan kontrollü olarak yaratılan çığın birazcık çizgiyi aşması sonucu derin bir yara alır. Hayatların, ilişkilerin ve akla gelebilecek daha birçok şeyin pamuk ipliğine bağlı olduğu, sentetik hayatlardan birini yaşayan bu zavallı ailemiz de kolay kolay aşamayacakları bir sınava gark olurlar.

Üzerlerine gelen kar kütlesi karşısında önce fazlasıyla soğukkanlı olan Thomas, gittikçe yaklaşan çığ karşısında içgüdülerinin sesine kulak vererek ortamdan toz olmayı tercih eder. Üstelik iki çocuğunu ve eşini arkada bırakarak. Peki, içgüdüsel olarak yapılan bu hareket gerçekten Thomas’ın kötü bir baba ve eş olduğu anlamına gelir mi? Thomas’ı bu hareketiyle sonsuz bir sorgulanışın içine sürükleyebilir miyiz? Elbette Östlund, hiçbir zaman bu sorulara aydınlatıcı bir yanıt vermeyerek topu biz seyircilere atıyor. Böylece seyirci olarak bu kısacık sahnede yaşanılanları tüm film boyunca ve filmden sonra da beynimizi kemirene kadar sorgulamaya devam ediyoruz. Östlund’un oldukça mesafeli bir noktadan kayda aldığı bu sahnede, karakterlerimizin yüz ifadelerine bile tam olarak odaklanamıyor, adeta bizi de içine alıp sonsuzluğa taşıyacakmış gibi üzerimize sürüklenen karın ihtişamı altında kalıp eziliyoruz.