05.02.2018

O AN: Strangers on a Train

Çarpraz Cinayet

Sinema tarihinin en büyük dehalarından Alfred Hitchcock’un 1951 yapımı filmi Strangers on a Train, Patricia Highsmith’in aynı adlı romanından uyarlanır. İki yabancının trende tanışmasıyla başlayan film, kısa sürede içinden çıkılmaz olayların yaşanmasına evrilir. Ünlü tenis oyuncusu Guy ile Bruno’nun trende tanışması, Bruno’nun çarpraz cinayet önerisiyle bir suç ortaklığına dönüşür. Bruno, Guy’ı aldatan ve buna rağmen ondan boşanmayı kabul etmeyen karısını öldürürken Guy da Bruno’nun ona hayatı çekilmez kılan babasını öldürecektir. Fakat bu tek taraflı anlaşma (Guy bu öneriyi kabul etmez) tek bir cinayetin işlenmesini beraberinde getirir.  Bruno, Guy’ın karısını kendi elleriyle öldürür. Hitchcock’un ışık, gölge kullanımı, lens kullanımı gibi birçok özgün tercihinden dolayı unutulmaz cinayetlerden birine ev sahipliği yapan sahne, bir luna parkta, hiç susmayan eğlenceli müziğinin eşliğinde hayat bulur.

Bruno, Guy’ın karısı Miriam’ı arkadaşlarıyla luna parka giderken takip eder. Bir süre parkta eğlenen bu üç kişilik grubun kayıkla karşı kıyıya geçerken de peşlerinden ayrılmaz. Elindeki mısır patlatmasıyla adeta önündeki grubu film izler gibi seyreden Bruno, birazdan bu seyrettiği filmin içine girmek için sabırsızlanmaktadır. Girilen tünelin içine bizi de sokan Hitchcock, duvara yansıyan gölgeler vasıtasıyla birazdan neler olacağının az-çok haberini kulağımıza fısıldar. Duvarda adeta devleşen gölgesiyle Bruno, Miriam’ın gölgesinin kaybolmasına neden olur neredeyse. Hatta bizi tünelden çıkarıp bir nebze uzaklaştıran yönetmen, duyduğumuz çığlık sesiyle yanıltıcı bir cinayet provasını yaptırır aslında. Neyse ki tünelin içinden çıkan kayıklarla henüz her şeyin yolunda olduğunu görürüz. Fakat karşı kıyıya varılmasıyla Bruno artık fazla vakit kaybetmez.

Kurbanın Gözlerinden Görülen Bir Cinayet

Bruno, tek yakaladığı Miriam’dan emin olmak için çakmağı çakarak etrafı aydınlatır ve adını sorar. Aldığı yanıt sonrası usta bir katil gibi Miriam’ı boğmaya başlar. Bruno, oldukça ince düşünen, detayları atlamayan biridir. Guy, Miriam’a çok sinirliyken öylesine ağzından kaçırdığı lafları Bruno unutmamıştır: Guy, onu ellerimle boğmak istiyorum demiştir Bruno’ya telefonda. Bruno’da Guy’ın bu söylediklerini adeta bir emir gibi algılayarak Miriam’ı boğarak öldürür. Cinayet anlarını, Miriam’ın gözünden yere düşen gözlüğün camına yansımasından izleriz. Miriam’ın görmesini sağlayan bu gözlükler, aslında Miriam’ın gözleri yerine geçer. Bu demek oluyor ki Hitchcock, bir cinayeti bize kurbanın gözlerinden izlettirir.

Patricia Highsmith’in romanlarında ya kuir bir aşk hikâyesinin birebir yaşandığı ya da hikâyelerinin alt metnine kuir kodlar yerleştirdiği bilinir. Strangers on a Train’de ise yine var olan bu durum Hitchcock’un ellerinde neredeyse görünmez düzeye çekiliyor. Fakat yine de birçok işaret takip edildiğinde filmin meselesi, Guy ile Bruno arasında yaşanan aşk ve bu aşka engel olacak baba ve eşin ortadan kaldırılması olarak da okunabilir. Bu çerçeveden bakarsak Bruno’nun aşkına engel teşkil eden Miriam’ı öldürürkenki iştahı daha iyi anlaşılabilir elbette. Hatta bu cinayeti işleyen her ne kadar Bruno olsa da aslında Guy diye de düşünmek mümkün. Zira Bruno, Guy’ın alteregosundan başka bir şey değildir. Guy’ın yapmak isteyip de yapamadıklarını yapan, söylemek isteyip de söyleyemediklerini söyleyen, toplumsal normları tanımayan Bruno, Guy’ın bastırdığı her şeye sahiptir. Zaten Guy’ın çakmağının cinayet mahalinde olması da bu anlamda bir işaret. Son tahlilde bu ikili arasındaki mesele aşk, ortaklık ya da her ne ise önemli değil. Önemli olan, Guy ile Bruno tarafından öldürülen bir kadın ve onun sesinin bile çıkmadan ölüme gitmesi olur.