30.07.2018

Analiz: La Gueule Ouverte, Maurice Pialat

La Gueule Ouverte, Maurice Pialat (1974)

Ölümü konu edinen filmler arasında onu La Gueule Ouverte kadar insancıl bir şekilde ele alan başka bir filme rastlamak zordur. Pialat bir yandan ona herhangi bir şeymiş gibi yaklaşırken bir yandan da onun çevresinde günden güne yarattığı tahribatı kendinden emin bir şekilde ortaya koyar.

Film 60’lı yaşlardaki Monique’in hastanede muayene olduğu bir sekansla açılır. Rutin bir kontrolden farksız, Monique’in bir takım testlere girdiğini görürüz ve ardından dışarıda onu beklemekte olan oğlu Philippe ile birlikte hastaneden çıkarlar. Olabildiğince alelade işlenen, sinemasal olarak izleyiciye pek fazla şey söylemeyen bu üç-dört dakikalık bölümün ardından Pialat, o ana kadar kendilerine dair hemen hemen hiçbir şey bilmediğimiz bu iki karakteri yaklaşık on dakika boyunca (bu noktada filmin tamamının seksen beş dakika olduğunu belirtmekte fayda görüyorum) bir masanın etrafında, tek planda baş başa bırakır. Monique’e, oğlu Philippe’e, kocası çapkın Roger’a ve oğlunun babasına çeken hallerine, ve geçmişlerine dair, yine herhangi bir şeyden söz edermişçesine konuşurlar. Bir noktada Phillippe kalkıp bir plak koyar, uzunca bir süre şarkıyı dinleriz, derken telefon çalar. Kulağa oldukça sıradan gelmesine karşın Pialat’nın bu noktadaki ironisi çok güçlüdür: Bugün, özellikle bu gün, Monique’in hayatını evinde normal bir insan olarak geçireceği son günlerden biridir. Gerçek hayatla eşzamanlı olarak on dakika boyunca onunla kalırız, hayatını ve ailesini onun gözünden izleriz (onun ağzından dinleriz)çünkü onu bir sonraki görüşümüz, radikal bir kesme (cut) ile birkaç gün sonrasına olacaktır ve Monique artık hastanededir. Bu on dakikalık tek planın peşinden gelen kesmede güçlü bir makas değişimi de vardır. Monique’in hikayesi olarak ilerleyen, bizi buna hazırlayan film bu kesmeden sonra onu ikinci plana atar ve Monique’in ailesinin onun ölüm sürecindeki yaşantılarını izleyicisine fragmanlar halinde sunar. İzlediğimiz film Monique’in filmi olmaktan çıkar ve kaçınılmaz son karşısında etrafındakilerin davranışlarına odaklanır.

Pialat filmlerinin ortak noktalarından biri, yönetmenin tüm karakterlerine bir tür sevecenlikle yaklaşmasıdır. Monique’in kocası, evlerinin alt katındaki kumaş/tekstil mağazası sahibi Roger dışarıdan bakıldığında arkadaşı olmak istemeyeceğiniz biri gibi görünür: Geçkin yaşına rağmen mağazasına gelen genç kızlara asılır, ağzından sigarasını asla düşürmez[i], karısı günden güne erimekteyken evinin karşısındaki barda içki içerken diğer genç müşterilerden randevu koparmaya çalışır, sokaktan yerel müzikleriyle geçmekte olan bir grup Cezayirli’nin düğün alayının ardından bar sahibiyle mahallelerinde giderek artan göçmen nüfusundan şikayet eder[ii]

Fakat o, öyle biridir, olduğu gibi sunulur, olduğundan fazlasını vadetmez. Hoşlanmadığımız özellikleri de olsa karısı artık yapılacak bir şey kalmadığından, son günlerini evinde geçirmesi için hastaneden taburcu edildiğinde yapması gerekenleri bir gün dahi aksatmaz. Bulaşıkları yıkarken, karısına yemek yedirip başında beklerken onunla birdenbire ilişki kurabildiğimizi fark ederiz. Onu tam olarak sevip sevemeyeceğimizden emin olmamakla birlikte insani bir yerden onun duygularını paylaşabiliriz. Benzer şeyler oğlu Philippe için de söylenebilir, babasına birçok konuda benzeyen bu genç adam filmin başında annesinin yakındığı konularda onu haksız çıkarmak konusunda pek de çaba sarf etmediğini film boyunca gözlemleyebiliriz.

La Gueule Ouverte yönetmenliği ve kurgusuyla eliptik bir yapı izler. Filmin açılışında masanın başında izleyicisini sabırla anne-oğul diyaloğunu uzun uzun izlemeye yönlendiren Pialat bu yaklaşımını filmin orta bölümünde fragmanlara ayırır. Bu ailenin hayatındaki ufak parçalara tanıklığımızın ardından son bölüme ulaştığımızda yönetmen tekrar dizginleri eline alır ve bizi Monique’in ölümüne tanık olmak mecburiyetinde bırakır. Beş dakika boyunca, yine bir plan-sekansta hem Philippe, hem Roger, hem de biz Monique’in kesik kesik soluk almasını izleriz.[iii] Ölüm her geçen dakika yaklaşır ve yapacak bir şey yoktur. Kendilerini hazırladıkları, bir yandan Monique’in hala hayatta oluşunun verdiği suni teselliyle günlük hayatlarına devam ettikleri süreç gözlerinin (gözlerimizin) önünde son bulmaktadır. Hayata dair uzun bir planla açılan film kapanışına da uzun bir planla hazırlanır.

Filme dair bilhassa üzerinde durulması gereken iki kısım daha var. Bunlardan ilki defin töreninden sonra yakınların bir araya geldiği yemek bölümüdür. Bu durumu yaşamış olanlar bu yemeğin çift taraflı olarak ne kadar zor olduğunu tecrübe etmişlerdir. Cenaze sahibi bir yandan masada konuşulan alelade konuyla ilgili birkaç şey söyleme ihtiyacı duyar, bir yandan da acısını aklından çıkaramaz; haliyle masada söylenenler, teselli sözleri anlam ifade etmekten uzak kalır. Ailenin yakınlarıysa bu yemekte ne konuşulması gerektiğini bir türlü belirleyemez, fazla sulu şakalar yapılmaz, eski anılar yad edilir, bu esnada konu konuyu açar ve masadakiler bağlamsız bir halde, kendilerini bambaşka bir şeyden söz ederken bulurlar. Anlatmaya çalışırken ne kadar başarılı olabildiğimi bilmediğim bu hissiyatın karşılığını Pialat film mediumu aracılığıyla izleyicisine geçirmeyi başarmıştır. Roger’ın o masadaki hali, ardından kalkıp gidişi ve barda tek başına ağlayışı yazının en başında söz ettiğim tahribatın perdeye yansıyan halidir.

İkinci kısım ise bir yönetmenin sinemasının en yüksek seviyelerinden birine ulaştığı, bütün bir filmografiyi temize çekebilecek kadar etkileyici ve filmin hikayesini içine alan, filmin sondan bir önceki planıdır. Kesinlikle üzerine konuşmaya fazlasıyla değecek olsa da bu planı açıklama gayretine girişip izleyicinin duygusunu yönlendirmektense, onu planın kendisiyle baş başa bırakmanın daha uygun olacağını düşünüyorum.

[i] Roger’ın sigara konusunda Altman’ın The Long Goodbye’ındaki Philip Marlowe’undan aşağı kalır yanı yoktur.
[ii] Başlı başına bir film olabilecek bu konuyu Pialat’nın filmin ahengini bozmadan bir kenar anekdotu olarak hikayeye entegre edebilmesi hayranlık uyandırıcıdır.
[iii] Bu planın ve genel olarak filmin bütününün Haneke’nin Amour’una esin kaynağı olmuş olabileceğini düşünüyorum.