10.05.2016

O AN: Beasts Of No Nation

Beasts Of No Nation

Savaş ve çocuk… İnsanlık tarihi ile yaşıt olan savaşlar, en çok da çocukları vurmuştur kuşkusuz. İnsanların çıkar ilişkileri adına başlattıkları savaşlar, hiçbir şekilde bu kirli ilişkilerin içinde olmayan küçük bedenleri ya da masum ruhları ziyadesiyle etkilemiştir. Para, toprak, güç ve iktidar adına yapamayacağı kötülük olmayan insanlık, küçük bedenleriyle büyük adamlar olmak zorunda bırakmıştır çocukları da.

İşte Cary Joji Fukunaga‘nın Beasts Of No Nation‘ı da tam olarak bu durumu anlatan çarpıcı filmlerden biri olarak karşımıza çıktı çok yakın zamanda. 72. Venedik Film Festival’inde yarışan ve Marcello Mastroianni Ödülünü kazanan film, Afrika’daki iç savaşta, gerilla olmak zorunda kalan Agu’nun hikâyesini, oldukça sarsıcı bir anlatımla sunuyor. Üstelik film, Agu’nun eline silah verilmeden önce – savaşın ortasında bile olsa çocukluğunu yaşadığı zamanlar- arkadaşlarıyla birlikte zaman geçirmek için buldukları meşgalelerinin sıcaklığının yüzümüze yansıttığı tebessümün tadını çıkaramadan dalıyor can sıkıcı yola. Lakin seyirci olarak aklımız da gönlümüzde Agu’nun çocukluğunda kalıyor. Tüm filme damgasını vuran o sahnelere dönecek olursak…

 Agu, arkadaşlarıyla birlikte sadece çerçevesi kalmış bir televizyonu tanıdık bir adama getirirler. Çocukların hayal dünyasından bir haber olan bu adam, daha baştan hurdası kalmış bu televizyonu neden bana getirdiniz diye Agu’ya çatmaya başlar. Fakat Agu sabırlı bir şekilde arkadaşlarına özellikle en yeteneklisi olan Dike’ye başlama komutunu verir. Ya da televizyonu açar diyelim. Bir pembe diziyi canlandıran çocuklar o kadar başarılıdır ki, seyirci olarak ağzımızın kulaklarımıza varması pek geç kalmaz. Ne var ki asıl hedef seyirci, bizim kadar bu gösteriden hoşlanmamıştır. Agu, her zamanki sabrıyla kanalı değiştirir. Komutu alan çocuklar dans kanalına sonra da kung-fu yapanların izlendiği kanala geçerler. Hatta kendilerini ruhsuz bir şekilde izleyen adama bu yaptığımızda mı gol değil dercesine Dike’nin final sahnesinde yaptığı hareket de olumlu geri dönüş almaz. Büyük ve umut dolu çocuk dünyalarından bir nebze olsun anlamayan bu adamı terk ederek yollarına devam eden karakterlerimiz  askerlerin yanına doğru yol alırlar. Bu askerlere ise eteklerindeki taşların en parlak olanını dökmeleri gerektiğini düşünmüş olsa gerekler ki, seyircinin de askerlerin de hafızalarından silinmeyecek bir yaratıcılık sergilerler. Bu kez üç boyutlu bir televizyon seyri sunar Dike, izleyenlerine. Belgesel yayını yapan kanalı kendine seçen Dike, hafızalardan silinmeyecek bir üç boyutlu sahneye şahit eder bizi. Ekrandan kafasını uzatan muhtemelen bir hayvan temsili, seyirci olarak bizleri tam anlamıyla mest eder. Bunun üzerine bu hınzır adamcıkların askerle televizyon için yaptıkları pazarlıkta bir o kadar can alıcıdır. Sonunda bir kap yemek ile dünyanın en mutlu çocukları olmaları adeta yüreğimizi cız ettirir biz seyircilerin. Bir daha da muhtemelen hiç bu kadar mutlu olamayacak bu çocukları şimdilik yedikleri yemeklerin tadını çıkarmaları umuduyla yalnız bırakırız.