27.04.2016

Angelopoulos: Ölümün Ardından Tazı Olan Şair Kaplumbağa

Bu yazı aslında çok zor. İnsanın tanıdığı, sevdiği, hayattan erken alınmış biri, hatta olabildiğince hayran olduğu biri hakkında yazması… Yunan film yönetmeni Theodoros Angelopoulos son üçlemesini tamamlayamadan 2012’de film setinde geçirdiği bir trafik kazası sonucu aramızdan ayrıldı. Son üçlemesinin son ayağı Yunanistan’da 2009 yılından bu yana süren ekonomik ve sosyal kriz hakkındaydı. Aynı kriz, gittiği yere bakmayan bir motor sürücüsü aracılığıyla Theo’yu sevenlerinden ayırdı. Ölünceye kadar ona “kaplumbağa” adını takan Yunanlar, ölümün ardından birdenbire hayran oldular Angelopoulos sinemasına.

Theo bir Atinalıydı. Adet üzere siyasetle ilgilenen her Yunan genci gibi önce Yunanistan sonra Fransa’da hukuk eğitimi aldı. Ama sinema aşkı öne çıkıyordu. Paris’te hukuk eğitimini yarıda bırakarak ISHEC Film Okulu’na devam etti. O sıralarda yazdığı sinema eleştirilerini okursanız Theo’nun o yıllardan bu yana gerçekte bir şair olduğunu anlayabilirsiniz. Bu şair gençliğinde yaşadığı cunta yıllarını da belleğine kazımıştı. Şiirsel anlatımının dekorunu oluşturan mekanlar daima cunta renklerini ve Yunanistan’ın 20. Yüzyıl’ın ortasında yaşadığı uzun, karanlık senelerin – izlerini taşıyacaktı.

Ben daima görselliğin şairi olarak gördüm Theo’yu. Rekor derecede az sekansla uzun filmler çekti. İzleyiciye yansıtmak istediği anlatımı neredeyse çekerken montajladı. Hayalinde bitirdiği filmleri çekerken hep telaşlıydı. “sular çekilmeden,” “yağmur dinmeden” bitirilecek işler diziniydi Angelopoulos’un işliği. Ardı ardına dizilmiş fotoğrafların anlatımıyla sinema koltuğuna mıhladığı insanlara Yunan halkının ikilemlerini, dünyanın bir köşesinden ötekine savrulurken bavullarından eksik etmedikleri geçmişlerinin ve hüzünlerinin şiirini yazdı filmler boyunca; Trakya’da bir sınırda, Selanik kırsalında, Atinalı evlerde veya Epirüs’ün dağlarında anlatılan ortak payda Theo’nun Yunanistan’ını, geçtiğimiz yüzyılda bu ülkeyi yaşamış herkesin Yunanistan’ını oluşturdu.

Angelopulos’un sinemasında “üç ayak” vardı. Özel efektler, montaj, oyunculuk gibi diğer unsurlar bu üç ayağa destek olan ikincil unsurlar oldu hep. Bu üç ayak; görüntü, müzik ve metin oldu bütün filmlerinde. Metin Tonino Guerra’nın katkılarıyla çoğunlukla Theo’nun senaryolarıyla ortaya çıktı. Son on beş yılda dedektif romanları yazarı İstanbullu Petros Markaris de senaryolarıyla Angelopulos filmelerinin metin müdavimi oldu. Filmlerin yapılarında “Τομετέωρο βήμα του πελαργού – The Suspended Step of the Stork – Leyleğin Geciken Adımı” ile birlikte gelen değişikliğin ardındaki isim Markaris’tir. 1984’ten bu yana Theo’nun kamerasına eşlik eden Eleni Karaindrou’nun müziği de Angelopoulos sinemasının temel direklerinden biri. Örgü bu sacayağının unsurlarının birbirleriyle ilişkileri düzleminde daima merkezini bulur bu sinemada.

Costas Douzinas’ın da dediği gibi1, uzun sekanslarının içindeki küçük bir jest veya devinim felsefi anlamlar kazanır Angelopoulos filmlerinde ve onun Yunanistan’ını yansıtır. Göçen insanların ülkesidir bu. Hareket eden, kaçan, kovalayan, arayan insanların. Bazen topraklarının, bazen hayallerinin, bazen sevdiklerinin ama aslında daima kimliklerinin peşinde insanların hikayelerini anlatır Theo Angelopoulos. Kendi Yunanlarının.

“Μέρεςτου ’36 – Days of ’36” (1972), “Ο Θίασος – TheTravellingPlayers– Kumpanya” (1975) ve “Οικυνηγοί – The Hunters – Avcılar” ilk üçlemesiydi Angelopoulos’un. Bu filmlerde yakın Yunan tarihine el attı. ’36 Günleri’nden itibaren kısıtlanmış mekanlar, birey odaklı hikayeler, ve siyasi cinayetler; “Gezgin oyuncular”ın anılarına el attığı “Kumpanya” ve Yunan gerillalarıyla ilişkiler içindeki “Avcılar” Theo’nun yaşamını adayacağı sinemanın muştularını veriyordu. Kontrast siyah-beyaz, pastel gölgeler ve illa ki mükemmel fotoğraf tamamlayamadığı son üçlemesine kadar alameti farikası oldu.

1984’te başladığı “sessizlik üçlemesi” Angelopoulos anlatım tekniğinin mükemmelleştiği süreci oluşturdu. Eleni Karaindrou müziğinin katılımı ve Giorgos Arvanitis’in müthiş görüntüleri ile “Ταξίδιστα Κύθηρα – Voyageto Kythera – Kitera’ya Yolculuk” (1984) yine bir geri dönüş ve yabancılaşma öyküsüydü. Yunanistan gerçeğini,- bütün dönenler, sürülenler için bir yüzyıl süren ve sonu bir türlü gelmeyen yabancılaşma sürecini anlatmayı bütün filmlerinde sürdürdü Theo. Buna bireysel sürgünler de dahil oldu “Ο Μελισσοκόμος – The Beekeeper” (1986) ile. Bu film ile Angelopoulos uluslararası üne sahip oyuncularla da çalışmaya başladı. Filmin başrolünde Marcello Mastroianni oynuyordu. Yol filmlerine bu üçlemenin son perdesiyle devam etti: “Τοπίοστηνομίχλη – Landscape in the Mist – Puslu Manzaralar.” Bu filmle birlikte Theo’nun arayışının içine çocuklar da katıldı. Mümkün olmayanı arayan insan hikayeleri geçmişle umutları arasına sıkışmış hayatlar, yani Yunanistan Angelopoulos sinemasının başrolüne oturmuştu artık.

1991’de ilk başyapıtını çekti Angelopoulos: “Τομετέωρο βήμα του πελαργού – The Suspended Step of the Stork – Leyleğin Geciken Adımı.” Aslında leyleğin adımının geciktiği falan yoktu; iki ülke arasında asılı kalmıştı bu adım. Sınırların çaresizliğini, kişsel hesaplaşmaların imkansızlığı ekseninde anlatan bir şaheser yaratmıştı Theo. Teknik olarak da oynadı izleyiciyle bu filmde. Ünlü düğün sahnesinde Karaindrou’yu tatile çıkardı. 10 dakikanın üzerindeki sekansı müziksiz çekti. Siyah giyimli düğün erbabının birinin boynuna asılı akordeonu izleyicinin kafasında sahneyi tamamlayan müthiş bir müziğe dönüştürmeyi başardı Angelopoulos görüntüleriyle bu filmde. Sınırların aşılmasının zorluğunu içimize kazıdı.

Arkasından “Το Βλέμμα του Οδυσσέα – Ulysses’ Gaze – Ulis’in Bakışı” (1995) (Ulis her kimse? Odisseas olacak o. Film adlarını çevirenleri Allah affetsin ya da affetmesin.) ve “Μια αιωνιότητα και μια μέρα – Eternity and a Day – Sonsuzluk ve Bir Gün” (1998) ile tamamıyla iç yolculuklara döndü Angelopoulos. Özellikle ikinci filmle fantazi ile gerçekliği öylesine bir arada ördü ki eminim Taviani Kardeşler izlediyse eğer hasetten çatlamışlardır. Şaka bir yana Sonsuzluk ve Bir Gün “Yeni Yunanistan”a ilk temas ettiği film oldu Theo’nun. Kaçak göçmen çocuk, yazar Alexandre ve onun kızı ile kurduğu üçlü ilişkiler bütünü ülkenin eskileri çözülmeden bunların üzerine yığılmış yeni çelişkilerinin umarsızlığını izleyicinin yüzüne bir şamar olarak indiriyordu.

Sonra sadece ilk ikisini çekebildiği son üçlemesine girişti Theo. Bunların ilki belki de Angelopoulos sinemasının zirve noktası olacaktı: “Τριλογία: Τολιβάδι που δακρύζει – Trilogy: The Weeping Meadow – Ağlayan Çayır.” (2004) Odesalı Yunan göçmenlerin hikayesini anlatan bu filmde Theo epiğin tuzaklarına düşmeden kameranın açısını geniş ama odağını öznelerin tam üzerinde tutarak şiirinin zirvesine ulaştı. Yunanistan o güne kadar “kaplumbağa” adını taktığı yönetmeni keşfetmeye başlamıştı. Basında Angelopoulos’un gelmiş geçmiş en büyük Yunan yönetmen olduğunu söyleyen yazılar yayımlandı. Andreas Sinanos’un görüntüleri, setlerin gerçek ama aynı zamanda gerçeküstü unsurları filmdeki sökülen kazak gibi akıp gidiyordu izleyicilerin gözü önünden. Detayları izlerken 170 dakika bitiveriyordu.

Yunan sanatçılarının ölümleri daima siyasi sembollere dönüştü tarihte. Angelopoulos’un ölümü de ekonomik krizin yarattığı Yunanistan’da hayatın ucuzluğunu sergilemesiyle siyasi bir iç arayışa, benlik sorgulamasına neden oldu toplumda. Ama bu yazı bir sinema yazısı, Theo’nun kişiliği de siyasi kimliğini vurgulamanın gereksizliğini hatırlatıyor bana sürekli bu satırları yazarken. Çünkü onun sinemaya getirdiği anlatım, seyirciyle kurduğu iletişimin siyasi açıdan tercümeye ihtiyaç göstermiyor.

“Ağlayan Çayır”ın setinde söylediği gibi:

“Biz hikayelerimizi bu gördüğün suya yazıyoruz. Su akıp gidiyor. Belki suyu izleyen insanlar seviyor akışını, belki sıkılıyorlar kendi dertleriyle bağlantı kuramadıklarından. Ama bir gün, belki bir çocuk mırıldandığında Eleni’nin bir ezgisini, belki bir kadın Makedonya’dan geçerken gördüğü bir su baskınını ilişkilendirdiğinde bu hikayeyle, o zaman hepimizin ruhu huzur bulabilecek bu kaotik toprakta yaşadıklarımızdan sonra.”

Theo onu izleyenlerin yaşamlarına çok yakından, çok derin dokundu. Umarım artık bulunduğu yerde dinleniyordur. Biliyorum anlatılacak daha çok hikâye olduğunu. Bayrak bizde sevgili Theo, rahat ol, yere düşürmeye de niyetli değiliz.

1 “The Greece of Theo Angelopoulos”, Costas Douzinas. The Guardian, 27.01.2012