05.06.2017

O AN: Requiem For A Dream

Kabusa Dönen Rüyalar

İlk uzun metraj filmi Pi ile dikkatleri üzerine çeken Darren Aronofsky, ikinci filmi Requiem For A Dream ile başarısını devam ettirerek, ileriki yıllarda Black Swan gibi filmleri yapacağının sinyallerini vermişti. Aronofsky’in ilk filminde matematiğe özellikle de Pi sayısına takıntısı olan dahi Max’in hayatına konuk oluyorduk. Aronofsky, ikinci filminde ise takıntıları olan karakterlerin sayısını arttırarak yoluna devam etti. Uyuşturucuya bağımlı üç genç ve televizyona bağımlı bir kadın(anne) üzerinden ilerleyen film, sanırım uyuşturucunun ve televizyonun ne kadar berbat şeyler olduğunu en iyi anlatan yapım. Sara, Harry, Marion, Tyrone’nin yaşamlarının bir dönemine odaklanan film her anı ile seyirciyi etkileyen bir yapım. Fakat hayatlarının belki de en güzel dönemlerinde tanımaya başladığımız bu karakterlerin yaşamlarının dönüm noktası olan, anlara ev sahipliği yapan bir paralel kurgu var ki…

İlk sahne Harry ve Tyrone’nin hapishanedeki görüntüsüyle başlar. Harry kolundaki yaradan ötürü ve elbette uzun süredir uyuşturucu kullanmadığından dolayı çok kötü durumdadır. Arkadaşı için yardım isteyen Tyrone’nin de gerçi ondan farkı yoktur. İkisinin de uyuşturucu krizine girdiği bu anlar, rahatsız edici etkisi olan yeşil rengin baskınlığı ve titreyen görüntüsü ile fazlasıyla etkili hale geliyor. Hemen arkasından ise hastanedeki Sara’ya geçiş yapıyoruz. Ve yerdeki su giderine dalmış bir halde görüyoruz. Giderin bir sonraki sahnede kapı dürbününe bağlandığını ve bu kez Marion’un deliğe baktığını görüyoruz. Arkasından Sara’yı sedyede giderken görmemizi Marion’un sahnesi, Harry ile Tyrone’nin sahnesi şeklinde sürekli hızlı ve hareketli bir kurgu izliyor.

Üç paralel kurgu şeklinde ilerleyen sahneler Harry ile Tyrone’nin de ayrı düşmesiyle dörde çıkıyor. Ve bir süre sonra sahneler o kadar hızlı, birbirine bağıntılı şekilde değişiyorlar ki seyirci olarak takip etmekte oldukça zorlanıyorsunuz. Harry ve Tyrone’nin sahnesinde doktorun göze tuttuğu ışık, Saranın sedye üzerinde giderken tam da gözene vuran tavan ışıklarını Marion’un gittiği seks partisinde gözüne tutulan fenerler takip ediyor. Daha sonra ise Tyrone’nin hapishanede çalıştığı sahnede yaptığı iş dolayısıyla sürekli bir sopayı kaldırıp indirmesi, Marion’un vajinası ve makatına giren copla, Sara’nın beynine gönderilen elektroşokla ve Harry’nin kolunu kesen ameliyat testeresiyle birbirine müthiş bir şekilde bağlanıyor. Tyrone’nin bu esnada gardiyan tarafından sürekli hakaret edilerek kişiliğinin, Marion’un kadınlığının, Sara’nın düşünme, kendi kararlarını verme yetisinin ve Harry’nin ise kolunun ırzına geçildiğine şahit oluyoruz.

İşin en acıklı yanı ise karakterlerimizin kendi hayatlarının bu noktaya gelmemesi için göstermiş oldukları çabanın sonuna gelmiş ve onlara yapılanlara artık tamamen boyun eğmiş olmaları oluyor kesinlikle. Harry’nin kolu kesilirken yüzüne sıçrayan kanları gördüğümüz son sahneye kadar devam eden bu paralel kurgu gittikçe hızlanıp çekilmez hale geliyor. Ekranda bir saniye bile kalmayan görüntüler bu, birbirleri ile hem duygusal yönden hem de bağımlılıkları yönünden bağlı olan dört insan, adeta birbirleri ile bir bütünü oluşturuyorlar. Birden çok sahneye paralel bir şekilde bu kadar hızlı, bağıntılı ve en önemlisi etkileyici bir şekilde izlediğimiz anlara eşlik eden müziklerse tek kelime ile mükemmel. Clint Mansell’in bestelediği müzik filmi izleyen seyircinin hafızasına adeta nakış gibi işleniyor. Bir rüyanın peşinden giden Sara, Harry, Marion ve Tyrone’nin kabusa uyandıkları bu anlar asla unutulmayacak kuşkusuz.