01.07.2019

Ateşle Oynayanlar: Bir Gecelik Kaçamakla Altüst Olan Hayatlar

Yazarın Film Puanı: 10/6

Normal seyrinde ilerleyen bir hayat, küçük gibi görünen bir kaçamakla ne kadar dağılabilir? Bunun cevabını düşünmeden önce ilk olarak kendi yaşamımıza göz atmamız doğru olacaktır. Her birimizin günlük belirli rutinleri var ve günümüzün modern şehirleşmiş toplumunda bu çok daha belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor. Çalıştığımız işte hafta içi belirli saatler arasında işimize odaklanır ve tüm haftayı öyle geçiririz. Bizim için farklılık yaratan tek zaman dilimi de hafta içi işten sonra kalan kısıtlı zaman ve hafta sonundaki tatiller olur. Belirli bir süre sonra monotonlaşan hayatımız için dışarıdan gelen bir farklılık kimi zaman çekici görünür gözümüze ve ona bağlanma ihtiyacı hissederiz. Bu durum hayatımızın akışına çok büyük bir etki yapabilir ve o etki yüzünden bambaşka bir döngünün içine girip bazen unutamayacağımız bazense pişman olacağımız anılar yaşayabiliriz.

Geçtiğimiz cuma günü vizyona giren Ateşle Oynayanlar (Joueurs – Treat Me Like Fire) filmi de giriş kısmında düşüncelerimi paylaştığım konu üzerinden bir aşk hikâyesini anlatıyor. Kaleme aldığım bu yazımda sizlere film hakkındaki görüşlerimi paylaşacağım.

Film dünya prömiyerini geçtiğimiz sene gerçekleştirilen 71. Cannes Film Festivali’nin ”Yönetmenlerin On Beş Günü” bölümünde yapmıştı. Başrollerinde ünlü yönetmen Asghar Farhadi‘nin Le passé – The Past (Geçmiş) filminden tanıdığımız yetenekli oyuncu Tahar Rahim ve Nymphomaniac 1-2 gibi yapımlarla adından sıkça söz ettiren Stacy Martin‘in yer aldığı film, tutku ve adrenalinin insanı nerelere götürebileceğine dair sürükleyici bir hikayeyi anlatıyor. Paris’te babasının kafesinde çalışan Ella’nın sakin ve sıradan bir hayatı vardır; ta ki garson olarak çalışmaya başlayan Abel ile tanışana kadar. Ella’nın Abel’e hissettiği karşı konulamaz çekim, genç kadına Paris’in yeraltı kumarhanelerinin ve heyecan dolu bir dünyanın kapılarını açar ve olaylar gelişir.

Bildiğiniz Paris’i Bir Kenara Bırakın

Paris’in zihinlerimizde yer edinen güzellik ve büyüsünü biraz olsun altüst etmeyi başaran film, kendi içinde de türler arasında geçiş yaparak farklı bir deneyim yaşatıyor fakat bunun ne kadar başarılı olduğu tartışılır tabii ki. İlk dakikalarında seyirciyi Paris’in sirkülasyonu oldukça fazla olan bir kafesine götüren film, hikayenin başrollerinden ilki olan Ella’yı ve onun monoton hayatına dahil ediyor. Kısa bir süre sonra birden filmin içine giriveren Abel’in de filme dahil olmasıyla yer yer duygusal yer yerse acımasız bu aşk hikayesindeki iki aktörü karşı karşıya getirmiş olan film, karakterlerin birbirlerine olan çekimini daha ilk saniyeden seyirciye gösteriyor.

Macera düşkünü Abel’in yoğun ve yorucu geçen ilk iş gününün akşamına Ella’yı istemediği bir maceranın içine sokması da filmin kırılma anını oluşturmakla kalmayıp tüm dengeleri altüst ederek filmin de dram türünden yer yer gerilim ve aksiyon türüne kaymasına neden oluyor. İkilinin Paris’in yeraltı dünyasındaki kumarhane macerası birbirlerinin dünyasına da girip içerisinde dolaşmalarına olanak sağlıyor film boyunca ve bunun sonucu olarak dışarıdan görünen yüzlerinin ve karakterlerinin de ne derece yanıltıcı ve bir o kadar da sahte olduğunu ortaya çıkarıyor.

Dram Yüklü Aşktan, Gerilim ve Suç Yüklü Nefret Hikâyesine

Filmin akışı içinde yer alan sevgi, aşk ve şehvet kavramlarının ihanet ve ikiyüzlülük ile çarpışması karakterlerin de birbirlerine olan güveninin yıkılmasına yol açarak filmin başka bir yola sapmasına neden oluyor. Filmin ilk yarısına baktığımızda her şeyin toz pembe olduğu bir aşk hikayesinin varlığı ikinci yarıyla beraber kendini yeraltı dünyasının acımasız varlığına bırakıyor ve karakterlerin çatışması kimi sahnelerde oldukça belirgin bir şekilde işleniyor. Filmin hikâyesi kumarhane ve yeraltı dünyası faktörünün devreye girmesi ile her ne kadar sertleşecek gibi görünse de seyircinin beklentisini karşılayan vuruculuğu tam anlamıyla yerine getiremiyor maalesef.

Artısıyla Eksisiyle

Film kolay izlenen yapısı ile seyirciyi zorlamadan kendini izletmeyi başarıyor. Akıcı senaryosu yer yer artan duygusallık, gerilim ve heyecan faktörlerinin döngüsü ile ilerleyerek monotonluğu yok ediyor. Özellikle filmin ilk yarısında belirgin şekilde hissedilen karakterlerin yüzüne odaklanan ve yakın plan çekimin hakim olduğu sahneler çoğunluktaydı.

İki ana karakter üzerinden hikâyenin çatışmalardan beslenerek şekillenmesi ve yeni yollara girmesi filmin hikâyesine de uygun düşüyor açıkçası. Gerilimin tırmandığı dakikalarda çalan müzikler de seyirciye o hissi vermede hikâyeden daha etkili oluyor. Müziklerin yanı sıra Paris’in yeraltı dünyasının kokusu, karanlığı ve pisliği ne yazık ki tam anlamıyla etkileyici bir biçimde yansıtılamıyor ve bu da bir şeylerin havada kalmasına neden oluyor filmde. Fena olmayan oyunculuklar ve basit ama nispeten tahmin edilebilir hikayesi ile kendini öne çıkaran film saman alevi misali parlayıp sönen bir aşk hikayesine Paris’in görünmeyen yüzünden bakma adına ilginç bir izlenim sunuyor.