06.05.2017

Modern Klasikler: Atonement

Savaşın Gölgesinde Küle Dönüşen Bir Aşk

“doğum, ölüm ve zayıflık arasında…”

Ian McEwan’ın aynı isimli romanından (Türkçe’de Kefaret) sinemaya uyarlanan Atonement’in (2004) yönetmen koltuğunda, bir başka roman uyarlaması olan Pride and Prejudice (Jane Austen, Türkçe’de Aşk ve Gurur) filmi ile bildiğimiz Joe Wright yer alıyor. Pride and Prejudice filminin de başrol oyuncusu olan ve muazzam bir oyunculuk sergileyen Keira Knightley, Joe Wright’ın bu filminin de başrol oyuncusu oluyor. Oyuncu seçimi konusunda alınan bu kararda bir önceki filmin de etkili olduğu çok aşikar. Keira Knightley’e eşlik eden isim ise James McAvoy oluyor.

“Sevgili Cecilia, hikâye devam edebilir. Geri döneceğim, seni bulacağım, seni seveceğim, seninle evleneceğim ve utanç duymadan yaşayacağım”

Yalan, aşk ve İkinci Dünya Savaşı şeklinde ayırabileceğimiz üç hikâye ayağı ile oldukça besleyicisi olan film, aşk ve İkinci Dünya Savaşı temalarını ikinci plana atarak çok cesur bir harekete imza atıyor. Bu denli iki kuvvetli besleyiciyi arka plana attığınız da, ön planı çok iyi doldurmanız gerekir çünkü. Bu ikisinden daha önemli bir olay yaratmanız gerekir. Yalan buradaki öne çıkan ayak oluyor. Yalandan çok bir çocuğun hayal dünyasının ve yaratıcılığının, sınırlarının olmaması sonucu ortaya çıkan ve temelde iftira diyebileceğimiz bir olay, tüm hikâyeyi şekillendiren öğe oluyor. Kitabın ve filmin isminin seçiminde etkili olan kısım da bu sanırım, bu yalanın ve günahın kefareti… İşin ilginç olan yanının ise bu bedeli küçük kızdan çok iki aşığın ödemesi.

Küllerinden Doğan Arzu

“İnsanları mutsuz yapan kötülük veya entrikalar değildi, karışıklıklar ve yanlış anlamalardı. Başkalarının da en az sizin kadar gerçek olduğu gibi basit bir doğruyu anlayamamasıydı.”

Varlıklı bir İngiliz ailesinin kızı olan Cecilia Tallis (Keira Knightley) ile ailesinin yetiştirdiği ve bahçıvanlarının oğlu olan Robbie Turner birbirlerine (James McAvoy) aşıktır. Yıllar boyu bunu birbirine söylemekten çekinen fakat yan yana bulunmaktan da kaçınamayan ikili, yanlışlıkla gönderilen bir mektup sonucu hislerini açığa vurur. Mektubu gönderen Robbie’dir. Mektubun gönderildiği akşam kütüphanede birbirlerine karşı olan hislerini belli ederler ve bunu fiziksel bir şekilde de açığa kavuştururlar fakat bu olaylar olurken onları izleyen Briony Tallis gördüğü şeyi yanlış anlar ve bu yanlış anlaşma herkesin bir bedel ödeyeceği yanlış anlaşılmalar halkasının ilki olur. Gecenin sonunda küçük bir kıza tecavüz etmekle suçlanan Robbie, hapishaneye gönderilir ve İkinci Dünya Savaşının başlamasıyla birlikte de savaşa gider. Cecilia ise ailesini terk eder ve savaşla beraber hemşire olur.

“bir kişi, her şeyden önce, kolayca yırtılan ve  çok zor tamir edilen maddi bir şeydir.”

Yıllar içinde birkaç kez daha görüşen ikili, savaşın sonlanmasıyla bir daha bir araya geleceklerini söylerler birbirlerine. Briony karakterinin günah çıkartma şeklinde düşüneceğimiz bir itirafının yer aldığı film, yanlış anlaşılmaların ve çocukluk hayal gücünün bazen ne tarz kefaretlere mal olduğunu göstermek konusunda alanının en iyilerinden. James McAvoy ve Keira Knightley‘nin muhteşem oyunculukları ve Joe Wright’ın aşk filmleri konusundaki becerileri filmi taçlandıran ögeler oluyor. İki âşık arasındaki gerilimin, aşkın ve her buluştuklarında yeniden küllerinden doğan arzunun anlatımını sunan film, şaşırtıcı finaliyle de, izleyicilerini hayran bıraktırıyor kendine.

“fakat gerçekten ne oldu? Cevap çok basit: aşıklar hayatta kalır ve güzelleşirler.”