28.08.2020

Aydede: Kişinin Eksikliğini Hissetmenin İki Farklı Hali

Abdurrahman Öner’in 2018 yılında gösterime giren ilk uzun metrajlı filmi Aydede bir anne oğul ilişkisini konu alıyor. Rabia kocasının ölümünden sonra babası ve oğlu Bekir ile birlikte yaşamaya başlar. Babasının da ölümüyle hayatı giderek zorlaşır. Küçük yaştaki oğlu Bekir de annesinden farklı durumda değildir. Hayatındaki baba figürünün eksikliğini dolduran dedesini de kaybedince kendi şartları içinde karşılaştığı zorluklarla yine kendince mücadele eder.

Rabia’nın Hayatla Mücadelesi

Rabia yaşadığı kayıplardan sonra kendini bir hayat mücadelesinin içinde bulur. Bir yandan çalışıp, bir yandan oğluna bakmak zorunda kalır. Ablasının ve eniştesinin üzerinde kurduğu baskılar da eklenince bütün bunlar karşısında, Rabia’nın güçlü bir karakter olduğunu söyleyebiliriz. Ne yapacağını bilememe hali, ortada kalma korkusu ve ona yardım edebilecek kimsesinin olmamasından duyduğu üzüntüye rağmen mücadelesini sürdürmeye devam eder. Hayatında bir erkeğin eksikliğini de hissetmeye başlar. Bu eksikliği doldurmak için kendince adımlar atmaya çalışır fakat çevre baskısından dolayı adeta bebek adımlarıyla ilerler. Rabia’nın hissettiği bu eksikliğin gerçek nedenini söylemek zor. Bunun sebebi yanında destek olacak birini istemesi olabilir, yükünü hafifletecek birinin olmasını istemesi olabilir ya da sadece yalnız olmaktan sıkılması, bir erkeğe karşı duyduğu hoşlantı da olabilir. Sebebi ne olursa olsun bunu elde etme yolunda, belli ki uzun süredir bastırılmış olan kadınlığını, artık başında duran bir erkeğin olmamasının verdiği rahatlıkla birlikte hatırlıyor gibi ancak hatırlaması kadınlığını istediği gibi yaşaması anlamına gelmiyor tabii ki.

Bekir’in Küçük Dünyası

Rabia’nın bir yandan karşısına çıkan bütün sorunları çözmeye çalışırken bir yandan da kendi içindeki sorunları çözmeye çalıştığı bu süreçte Bekir de ondan farklı değil. Önce dedesinin ölümünü anlayıp kabullenme aşamasına şahit oluyoruz. Annesinin bunu daha kolay kabul edebilmesi için ona söylediği “Deden aydede oldu.” cümlesi bu konuda biraz yardımcı oluyor diyebiliriz. Bekir de annesi gibi hayatında bir erkek figürünün eksikliğini hissediyor. Annesinin başa çıkmaya çalıştığı bütün sorunları gibi Bekir de kendi sorunlarını kendi çözmeye çalışıyor ve dedesinin ölmeden önce ona almaya söz verdiği bisikleti almak için elinden gelen her şeyi yapmaya başlıyor. Bir bisiklete sahip olmaya çalışmak, aşk, okul, arkadaşlık, belki ilk hayal kırıklığı, annesiyle olan ilişkisi, hayatı anlamlandırmaya çalışma çabası… Bütün bunlar da Bekir’in kendi küçük dünyasında verdiği mücadeleler.

İkisi de kendi hayatları ve dertleriyle o kadar meşguller ki bir de birbirlerinin hayatlarını zorlaştırdıklarının farkında değiller. Film ilerledikçe kendimizi Rabia’yı dinlemek isterken, bize açılmasını isterken buluyoruz. Ona yol gösterebilmek istiyoruz. Bir yandan Bekir’in de hayatının kolay olmadığını anlatmak istiyoruz. Ne yazık ki Rabia’nın hayatına Bekir’in hayatından çok daha az dahil olabiliyoruz. En sonunda ise onu düşünceleriyle ve kendince yaptığı planlarla başbaşa bırakmaktan başka bir şansımız olmuyor. Bekir’i ise dolaylı da olsa hayalini gerçekleştirebilmesinin mutluluğu ile bırakıyoruz.