16.05.2018

Azınlık Raporu: Daha İyisi Yapılabilecekken…

Tom Cruise ve Steven Spielberg Bir Arada

Bir kısa hikaye uyarlaması olan 2002 çıkışlı Minority Report (Azınlık Raporu), Tom Cruise‘lu kadrosu ve Spielberg imzası ile döneminde büyük bir hit olmuş, günümüzde de türünün klasikleri arasında kabul edilen bir bilim-kurgu filmi. Elbette bilim-kurgunun kendi başına bir tür olduğu tartışılabilir, bu nedenle Minority Report’un bilim-kurgu elementlerini ve film-noir anlatısını kullanan bir polisiye olduğunu söylemek sanıyorum ki daha doğru olur. Oyuncu kadrosu ve yönetmeniyle döneminde izleyiciyi büyük beklentilere sokan filmin, bu beklentileri klasik tüketici sinema izleyicileri için büyük oranda karşıladığı rahatlıkla söylenebilir; fakat sanki Spielberg çok daha iyisini yapabilecekken yapmamış gibi. Bunun nedenini de aşağıda tartışmaya çalışacağız. Geçmişindeki sağlam işleriyle sinema dünyasında sonsuz krediye sahip Spielberg’in hatrı sayılır bir bütçe ve kaliteli bir oyuncu grubuyla böyle bir ekonomik başarıya ulaşması zaten gayet doğal; fakat Minority Report literatürde çok daha güçlü bir film olabilecekken ekonomik kaygılar ekseninde şekillenip sanatsal olarak kendi önünü bile isteye kesmiş gibi.

İleri teknoloji sayesinde cinayetlerin öngörülüp engellendiği bir gelecekte doğan film, polis memuru John Anderton’ın (Tom Cruise) ileri görüş sayesinde kendisinin katil olacağını öğrenmesiyle film kırılmasını yaşıyor ve bu dakikadan itibaren polisiye dozajı hayli artıyor. Film, sunduğu aksiyon sahneleri ve heyecan dozajı yüksek hikayesinin yanısıra kader üzerine de o hayli köklü soruyu soruyor: “Kaderi değiştirmek mümkün müdür?” Bu geleceği görme olayını izleyicinin tamamen kavraması itibariyle asla aceleye getirmeden anlatan Spielberg, bize öncelikle klasik bir “ileri zaman” kovalamacası izletiyor, ardından da TV haberi gibi bir üçüncü parti anlatımla bu kavramın zihinlerimizde bütün olarak inşa edilmesini sağlıyor. Sonrasında ise kendimizi bu kovalamacanın ortasında buluyoruz.

Nasıl daha iyi olabilirdi?

Kendisinden önce gelen pek çok bilim-kurgu örneğinin aksine Minority Report çok karanlık bir gelecek koymuyor önümüze. Karanlık ve pis sokaklarda yürüyen yalnız insanların hayatlarının bilgisayarlarca nasıl şekillendirildiğini izlemeye alışkın olan seyirci, Minority Report’ta bu kadar keskin bir tasvire maruz bırakılmamış. Yerine, zamanının dinamikleriyle paralel bir sosyete imajı izlemekteyiz, elbette çok büyük bir fark var: artık cinayet işlenemiyor. Bir hayatı yok etmenin evren üzerindeki yıkıcı etkisini henüz bu olay gerçekleşmeden önce hissedebilen ileri-görüşçüler, insanlık için büyük bir kazanım. Fakat bu geleceği görme durumu hiç yanılamaz mı? Alternatif bir gelecek mümkün müdür? İnsan, kaderi üzerinde ne derece etkiye sahiptir? Tüm bu sorular filmi hikayesine gizlenmiş ve film de anlatısal gücünü bir nebze de izleyiciye bunları düşündürterek artırıyor. İleri-görüşçülerin görüleri nedeniyle “potansiyel” suçluları göz altına alan bu polis ekibin kendi arasında yaptığı “kaderi değiştirdiğimize göre bir polisten çok din adamıyız” sohbeti bu hususta hayli hoş.

Filmdeki geleceğin en dikkat çekici yanlarından biri hiç süphesiz reklamlar. Dükkanlarda göz retinası taranan kişiye özel sunulan seçenekler ve yolların her bir tarafını süsleyen (!) kocaman reklam panoları, Spielberg’in reklamcılığın geleceğine yönelik fikirlerinin çıplak bir örneği olduğu söylenebilir. Hoş, bunun nedeni elbette gelen sponsorluk teklifleri de olabilir, fakat sinemanın ekonomisi bambaşka bir konu. 2050’lerde hayat bulan filmdeki kimi teknolojik aygıtın bugünlerden hayatımıza girmiş veya giriyor olması da insanı düşünceli bir gülümsemeye itiyor. Ama elbette filmdeki pek çok element, filmin yapımının üstünden 16 koca yıl geçmesine karşın halen hayallerimizi süslüyor.

Sinemayı da Ekonomi Yönlendiriyor

İçerdiği teknoloji bir yana, film hikayesi itibariyle kendi günü için “zamanının ötesinde”, ve işte o zamanının ötesindelik aşağı yukarı bugünlere denk geliyor. Yani filme bugün baktığımızda yalnızca demode, sıradan ve gişe kaygılı bir Hollywood filmi görmekteyiz. Zaman kavramını böylesine merkezine koyan bir filmde kurgusal bir sıradışılık beklemek doğal fakat Spielberg böylesine bir anlatıdan imtina etmiş. Alışılagelmiş bir kurguyu kullanan Spielberg, filmi klasik Hollywood film paradigmasına göre şekillendiriyor. Bu tercihinin (elbette başarılı işleri olsa da) o dönemde artık bir piyasa yönetmenine dönüşmesiyle paralel olduğu söylenebilir.

Sorduğu kuvvetli sorular olmasa ve Spielberg imzası taşımasa Minority Report’un esasında bir tüketim filmi olmaktan öteye geçemeyeceği belki biraz sert olsa da söylenebilir. Özellikle güçsüz sonu tamamiyle mutlu son kaygısıyla şekillendirilmiş ve filmin geneline baktığımızda bu son çok güçsüz kalıyor. Amaç o zamanlarda filmden çıkan klasik tüketici profilinin akıl karışıklığı yaşamayıp görselden ve maceradan büyülenmiş biçimde filmi başka insanlara önermesiyse (ki bu yargı kuvvetle muhtemel), amaca ulaşılmış. Ama doğrusu bugün bakıldığında Minority Report’un hikayesinin o büyük potansiyelinin sonuna kadar kullanılmadığı görülüyor. Yani Minority Report yönetmeni Spielberg ile Close Encounters with the Third Kind (1977) yönetmeni Spielberg’i arasında çok büyük bir fark var. Bu değişimi ise ancak yukarıda da bahsedildiği üzere sinemanın ekonomik karnını anlayıp analiz ederek çözümleyebiliriz.

Minority Report, 2.5 saatlik süresine rağmen izleyiciyi sıkmıyor, ama film bittiğinde düşündürtmüyor da. Evet akıcı, eğlenceli ve heyecanlı… ancak ötesi yok. Basitçe çözülüyor, hemencecik anlaşılıyor ve hızlıca tüketiliyor. Çok daha iyi bir biçimde yaratılmış olabileceğini düşünüldüğünde ise biraz üzülmek doğal.