27.10.2019

Bir Ayrılık: Bu Ülkeden Neden Gitmek İstiyorsunuz?

Osman TIRAK

Asghar Farhadi’nin Bir Ayrılık filmi üzerine

Adam karısı için, “Neden yurtdışına gitmek istediğini açıklasın” der hakime bakarak. Kadın, kocası kendisiyle gelmek istemiyorsa boşanıp tek başına ülkeden ayrılmayı göze almıştır. Sorunun net bir cevabını vermez, yıllarca pratik etmekten artık ustalaşılmış manevrasına rağmen, kadının ifadesindeki o minicik duraksamayı fark edersiniz. Tıpkı devleti yöneten siyasilerin her gün yaptığı gibi, fikirleri bulutsulaştıran bir retoriği devam ettirir. Toplumun zihninde en yoğun (hatta katı) haliyle duran düşüncelerin, dile en seyreltik şekilde süzüldüğü o anlardan biri… Herkesin birden, eşit bir biçimde sahtekar olduğu ve zaten tam da bu nedenle yine herkesin birbirinin “dürüstlüğünü” pasifçe onayladığı paralel bir gerçeklik.

Kadın bu sorunun cevabını verebilseydi zaten, yalan söylediğini düşünürdük. İtiraf ederek yarattığı çelişkiyi başka türlü açıklayamazdık. Onun dili söylememiş olabilir ama izleyicinin zihni arsızca hemen bulur cevabı.

Kocası ve kızı birlikte gelmemekte diretirlerse, onları bırakma pahasına ülkesini terk etmeye kararlı bu kadını biraz yargılayabilirsiniz. Ama şunu söylememe izin verin… Özgürlük bir değer değildir; daha öte bir şeydir. Bütün değerlere karakterini veren kapasitemizin temelidir. Özgürce verilmemiş bir sevgiye kim saygı duyabilir? Zorlanılmış bir cesaret kimin göğsünü kabartır? Çıkardan veya korkudan doğan dürüstlüğe kim inanır?

Dürüstlük en iyi politikadır der, Ben Franklin. Fakat politika haline gelen hiçbir şey dürüst kalamaz, dürüstlüğün kendisi de dahil buna. “Post-truth” meteorunun çoktan insanlığın zihnine çarptığı bu çağdan yüzyıllar sonra, “kültür arkeologları” belki bazı dürüstlük kalıntılarına rastlayabilirler. Onu az gelişmiş zihinleri olan atalarının, yaşamda kalma becerilerinin acemice olduğu dönemlerde kullandıkları ilkel bir ahlak olarak yorumlayacaklardır.

Adam karısını sevmektedir, kızının arada kalmışlığına da üzülmektedir. Fakat yaşlı babasını bırakıp gidemez. Alzheimer hastası yaşlı adam, adeta özgürlüğe kaçamayanların köklerini simgeler. O evlatlarını çoktan unutmuş olsa da, evlatları onu unutamaz. Hatta çoğu zaman terk bile edemez. Vicdan konuştu mu, akıl da inanç da susar.

Ama o vicdan bir kere susmaya görsün… İç ve dış dünyaların yöneticileri arasında bir rabarba patlak verir. Din ile adalet, inanç ile akıl, tabular ile sağduyu birbirine girer. Anlam yitirilir, gürültüden ibarettir her şey. Sesi en çok çıkanın, yumruğu en şiddetli olanın haklı göründüğü bir iktidar oyunu başlar. Toplum haklı olana değil, haklı görünene yanaşır. Yani güçlü olana…

Riyanın ilk belirtisi budur; haklı görünmek, haklı görünenin yanında görünmek. Olmamak, fakat görünmek. Gerçekte olduğu şeyden utanan vicdanını susturmak, iyi olmayan niyetini saklamak. Açık olmak yerine gizlemek. Değişmek yerine baskılamak.

Her şey vicdanın susması ile başlar; vicdanın dilsiz olması ile tamamlanır.

Özgürlük olmayınca dürüstlük yitirilmiştir ya zaten… Kimse kimseye güvenmese de, herkesin herkese güvenilir görünmesi içindir bu riya. Bir kazan süte katılmış bir damla zehir gibi, her şeyi şüpheye boyar. Hayatında hiç yalan söylemediğine yemin eden, şaşkın biri gibi…

Oysa insan, kusurlu olduğu için insandır. Akıl, en çok hatalardan öğrenir. Vicdan, yaralandıkça güçlenir. Haklı görünmenin, hakiki olmaktan kıymetli bulunduğu bu topraklarda kimsenin haklılığına itibar edilmez artık. Haklı görünenler de haksızlık yapmaktan çekinmezler.

Bakıcı kadın hırsız mı?

Adam yalan mı söylüyor?

Katil kim?

Haksızlığa uğramamak için yalan yere yemin eden biri cennete gidebilir mi?

Herkes cehenneme gitmekten korkar ve fakat kimse birbirinin hayatını cehenneme çevirmekte tereddüt etmez. Günah işlemektense, sorumsuz olmak yeğlenir.

“Özgürlük yalnızca insan olmanın temeli değildir, insan olmak ve özgür olmak eşanlamlıdır.” 

Rollo May

Özgürlüğü elinden alınan insan sorumluluğu da yitirir. Tanrı’ya karşı sorumlulukları olduğunu unutmaz fakat kullara karşı hep ihmalkardır. Çünkü özgür olmayan insanlar ihmal edilebilir. Özgürlüğü tekeline almış yöneticiler, kendi sorumluluklarını çoktan toplumun sırtına yüklemiştir. Ne de olsa kimsenin itiraz etme, hesap sorma cüreti olamaz. Adaletsiz bir düzen, kutsallaştırılarak ayakta tutulmaya çalışılıyordur.

Hakkını arayan toplum, kutsala yemin ederek kendi adaletlerini tesis etmeye çabalar. Yönetenlerin sadece suçlayan savcı rolünü üstlendiği, hakimsiz bir davada günah keçisi aranır.

Tek bir masum yalanla başlamıştır her şey. O kadar masumdur ki, bilen herkes ortak olur. İzleyiciler bile… Sonrasında küçük suskunluklar, insani hatalar ve elden bir şeyin gelmediği kader rollerini oynar. Hayat böyledir çünkü.

Herkes birbirine hem acır, hem de güvenmez. Hem insaf eder, hem de itiraz. Kötü niyeti olmayan, hatta namuslu yalancılar topluluğu… Adalet yoksa merhamet de yoktur çünkü. Böyle bir düzende, merhametli olan kurban seçilir.

Baba, kızına doğru olduğunu bildiği bir bilgiyi savunmayı öğretir; öğretmeninin not kırmasına bile aldırış etmeden. Çünkü aslında biliyordur ki; böyle bir cesaret için bir iki puan feda etmek gayet kolaydır. Peki ya feda edilenler daha fazla olduğunda? Mesela gurur? Sözünden dönmenin kabul edilebilir gerekçesi nedir? Yoksa bütün yaşananlar adaletsiz bir dünyada özgürlüğü elinden alınmış, benliği yok edilmiş insanların tutunabildikleri son “değerleri”, yani kibirleri için midir?

Kadın: Bana kalmak için iyi bir sebep göster.
Adam: Sana bir tane gösteririm.
Kadın: Sadece bir tane.
Adam: Babam. Onu bırakamam.

Vicdanı susturabilirsiniz ama yok edemezsiniz.