04.12.2018

Bir Stanley Kubrick Klasiği “Barry Lyndon”

Stanley Kubrick şüphesiz sinema tarihine damga vurmuş bir yönetmen. İsmi genellikle 2001:A Space Odyssey (2001: Bir Uzay Destanı), A Clockwork Orange (Otomatik Portakal), The Shining (Cinnet) gibi filmleriyle anılır. Yönetmenin 1975 yapımı filmi “Barry Lyndon” diğer filmlerine göre az bilinen güçlü eserlerinden. Film William Makepeace Thackeray’ın The Luck Of Barry Lyndon (Barry Lyndon’un Talihi) adlı romanından uyarlama. Öyle ki Kubrick hikâye anlatımında romanları senaryolaştırmayı tercih etmiş gözüküyor. Yönetmenin iyi yazılmış romanları filme aktarmadaki başarası hikâye anlatımındaki yetkinliğinle birleşince ortaya sinemaya yön veren filmler çıkıyor. Barry Lyndon da bu filmlerden biri.

Kamerayla Çizilen Sanat Eseri

Barry Lyndon (Ryan O’Neal) çalkantılı bir yaşam öyküsü özünde. Redmond Barry isimli tutkulu bir gencin Barry Lyndon’a dönüşme hikâyesi… Başarılar, yükselişler ve ardından acılarla sarmalanan bir hayat yolculuğu… Arka planda 18. yüzyıl İngilteresi, Yedi Yıl Savaşları, burjuvanın kumar partileri, soyluların ihtişamlı hayatının aktığı bir dönemde İrlandalı bir gencin kimlik kazanma mücadelesini izliyoruz.

Kubrick dönemin atmosferini çok iyi yansıtıyor. 18. yüzyıl tabloları ve portrelerine benzeyen kareler izliyoruz. Kameranın yaklaşıp uzaklaşması, uzak plan çekimler etkisini arttırıyor seyrin. Ortaya kamerayla çizilen enfes görüntüler çıkıyor. Doğanın içinden, insanın içinden görüntüler bunlar. Resim sanatı sinemanın içine aktarılıyor. Yönetmen kuşkusuz 18. yüzyıl sanat eserlerini iyi analiz etmiş. Görüntü yönetimindeki ustalıkla beraber seyir zevki yüksek bir film çıkarmayı başarmışlar. Bu sayede dönemin renklerini yansıtarak anlattıkları büyük hikâyelere seyirciyi inandırabiliyorlar. Filmin 1975 yılında En iyi Görüntü Yönetmeni ve En İyi Kostüm Tasarımı Oscarlarını aldığını belirtelim.

Bir İrlandalı Gencin Lordluğa Uzanan Hikâyesi

Film İki bölümden oluşuyor. İlk bölümde Barry aşk düellosundan sağ çıkarak doğduğu yerden kaçmak zorunda kalıyor. Böylece hiç bitmeyecek yolculuğu başlıyor. Sonunda arzulanan bir şeyin olmadığı bir yolculuk çıkılan. Hayatın ta kendisi. Genç Barry soyuluyor, orduya katılıyor, savaş bitiyor ajan oluyor, sonra Avrupa’ya nam salan bir kumarbaza dönüşüyor. Talihi hep yaver gidiyor evlenene kadar. Bu kadar macera arasında kötülükleri, hileyi öğreniyor. Hayatta kalması için mücadele etmesi gerekiyor, hile yapması, yalan söylemesi, yükselmek için, ayakta durmak için başka şansı yok 18. Yüzyıl insanı da bizimle aynı kaderi paylaşıyor, kapitalizmin adı değişik sadece, feodalite.

Barry yaşlı bir Lordun karısını âşık ediyor kendine. Adam çok hasta, neticesinde ölmesi üzün sürmüyor. Redmond Barry, Lady Honoria Lydon ile evlenince adı Barry Lyndon oluyor. Kimlik kazanma, refaha ulaşma savaşı Lortluk unvanı kazanabilme ihtimaline dönüşüyor. Barry biraz şans biraz beceriyle önüne çıkan fırsatları iyi kullanıyor. Aslında planladığı şeyler değil yaşadıkları, ama cesareti ve arzusu her zaman bir adım önde tutuyor onu. Barry Lyndon sınıf çatışmalarının yükseldiği 18. yüzyıl Avrupası’nda soyluların hayatı içinde bocalıyor önce. Oraya ait olmadığını en çok ondan nefret eden üvey oğlu yüzüne vuruyor. Lord olmaya çabalayan çıkarcı, alt tabakadan İrlandalı bir serseriden fazlası değil.

İkinci Bölüm, Talihin Dönüşü

İkinci bölüm daha durağan, adam karısına sadık kalmaya, ailesine bağlı olmaya karar veriyor. Çocuğu oluyor, işleri çekip çevirmeyi öğreniyor. Lord unvanı almak için çabalıyor, servetin hepsi karısına ve üvey oğluna ait. Bu lüks yaşamın içinde kendisine ait olan bir şey yok. Maddi anlamda eksikliği manevi boşluğunun göstergesi sayılabilir. Lortluk unvanını alınca her şey kökünden hal olacak diye düşünüyor. Bunun için Krala ulaşması gerek, Krala yakın olanlara, yüksek tabakadaki insanlara servetin büyük kısmını harcıyor. Bu durumdan rahatsız olan üvey oğlunun öfkesi günden güne büyüyor. En son ikisi arasındaki düelloya kadar uzanıyor onur kurtarma mücadelesi. Barry sıra onda olmasına rağmen genci vurmayarak her şeye rağmen iyi kalabildiğini gösteriyor. Yönetmen tekrar geri veriyor Barry’in gözümüzde kaybettiği değeri. Onu yaptığı hiçbir şeyden dolayı suçlayamıyoruz artık. Onun dışında kalanlara nefret dolu gözle bakıyoruz, en çok sıra kendisine gelince adamı ayağından vuran üvey oğluna.

İkinci bölümde hikâye Barry üzerinden anlatılmıyor. İlk bölümdeki karakterin yolculuğundan sonra yönetmen ikinci bölümde karakterin içindeki duruma ve çevresindekilere yöneltiyor kamerayı. Bunun böyle yapılmasının sebebinin, karakterin iyilik, kötülük arasında gidip gelirken olaylara objektif olarak bakmak ve yorumu seyirciye bırakmak olduğunu düşünüyorum. Tek karakter üzerinden anlatılan ve üç saati aşan hikâyenin zorluğu göz önünde bulundurulursa yer yer derinliğin kaybolması, konunun dağılması göze alınacak sorunlar. Ama Kubrick’in dehası bu noktada devreye giriyor, bu sorun onun elinde bir bakış açısına dönüşüyor ve olaylara farklı açıdan bakmanın inceliğini ders niteliğinde izliyoruz.

Stanley Kubrick Barry Lyndon filmiyle dönemi yansıtmadaki başarısı, sınıf çatışmaları ekseninde 18. Yüzyıl Avrupa analizi yapması, iyilik ve kötülük üzerine yorumlar getirmesiyle seyir zevki yüksek unutulmaz bir film sunuyor. Yönetmen ayrıca dış ses kullanımıyla olayları anlatıcıya anlattırarak bir masalın içindeymişiz hissi uyandırıyor. Son olarak Forrest Gump’ı anmadan geçmeyelim. Barry ile Forrest farklı yüzyıllarda yaşasalar da maceradan maceraya sürüklenmeleri, talihlerin bir iyi bir kötü gitmesi onları ortak kılıyor. Barry 18. Yüzyıl insanının, Forrest ise 20. Yüzyıl insanının perdede temsili. Barry Lyndon’ın unutulmaz bir klasik ve kesinlikle izlenmesi gerekenlerden. Vakit bulunca süresinin uzunluğuna bakmadan izleyin, zamanın nasıl geçtiğini anlamayacak, Stanley Kubrick’in kamerasında 18. Yüzyıla ışınlanacaksınız.