15.08.2017

Bir Zamanlar: Casablanca

Casablanca (4)

Esra Topçu

Bir zamanlar, Fas’ın Casablanca kenti, İkinci Dünya Savaşı’nın kuşattığı Fransız halkının hayalini kurduğu cennet kapısına açılan bir geçitti. Almanya’nın işgalindeki Paris’ten kaçan göçmenler, bu kentin çölüne kendini can havliyle atar, ardından kalkacak bir Lizbon uçağıyla Amerikan rüyasını düşlerdi. Fakat bu o kadar kolay değildi. Almanya’nın faşizan hükümetiyle işbirliğinde olan Casablanca yetkilileri, Fransız asilerin çıkışını engellemek için her yolu denemektedir. İşte filmimiz de bu yoğun siyaset karmaşasının atmosferinde, iki insanın mazisiyle şekillenir.

Humphrey Bogart‘ın canlandırdığı Rick karakteri, Ingrid Bergman‘ın zarafetiyle hayat bulan Ilsa’dan ve Paris’ten, Almanya’nın işgali sırasında ayrılmak zorunda kalan bir Amerikan vatandaşıdır. Ne yazık ki birbirini delice seven iki aşığımızın yolları bir süreliğine ayrı düşer. Rick, Casablanca kentinde kendine ait bir mekan açmış ve düzenini kurmuşken hiç beklemediği bir sırada Ilsa ve onun eşi olan meşhur direniş örgütü lideri Victor Lazlow ile karşılaşır. Victor, Alman toplama kampından kaçarak, Ilsa ile birlikte Casablanca’ya gelen, bilinen bir isimdir. Alman hükümetinden kaçmanın tek yolu olarak, Lizbon’a gitmeye çalışan çift, gerekli belgeleri bulmak üzere harekete geçer. Fakat belgeler Rick’ten başkasında değildir.

Savaşın henüz sonlanmadığı yıllarda beyaz perdeye aktarılan, 1942 yapımı Casablanca, sinema tarihinde belki de “en klasik” diye nitelendirebileceğimiz filmdir. Konu ve karakterler itibariyle, dönemin klişesinden uzak, siyasi bulutların arasında yer edinmiş bir gökdelen edasıyla gülümser bize. Senaryonun orijinalliği yanı sıra, oyunculuklarda hassas bir el edasıyla ince ince işlenmiş bulunuyor. Humphrey Bogart‘ın anti kahramanı Rick, havalı ve umursamaz görünmenin yanında duygularıyla hareket eden iflah olmaz bir romantiktir. Mazisine veda edememiş, kalbini daima Paris’in yıpranan yüzünde kimsesiz bırakmıştır. Onun umursamaz tavrı sanıyorum ki bu paramparçalığın gizlenmesi için bir yoldan ibaret. Buna karşılık, Ilsa’nın gelişiyle karakterimiz, duygusal yönünü göstermekten çekinmiyor, biz de onun donuk suratının altındaki fedakar aşığı izliyoruz.

Ingrid Bergman ise, karakteri Ilsa’nın çıkmazlarını ve iki erkeğin arasında, savaşın içinde bir de kendi savaşını verişini merakla izlettiriyor. Rick’in heykeli andıran mimiksiz yüzüne karşılık manalı ve şairane bakışlarıyla bir kere daha hayran bıraktırıyor kendine. Filmin sonuna kadar Ilsa’nın aslında hangi erkeğe aşık olduğunu, hangisiyle nihayete ereceğini kestiremiyoruz. Sanıyorum ki kendisi de bundan bihaber. Ilsa’nın bu gelgitlerine karşılık Victor ile Rick’in Ilsa’ya olan bağlılığı gün gibi ortada. Victor, davası için hizmet etmekle beraber insan olduğunun da bilincinde olarak, Ilsa’yı en az ülkesinin bağımsızlığı kadar sevmektedir. Hal böyleyken, Ilsa onunla geçmişi arasında durmaksızın bocalar.

İç burkan aşk üçgenine karşılık, Casablanca asla sadece bir aşk filmi değildir. Elle tutulur hiçbir savaş sahnesi olmamasına karşın bir savaş filmidir de. Savaşın görünmeyen taraflarını, bürokrasinin iki yüzlülüğü ve sahtekarlığı arasında açık seçik izletir bize. İnsanların tutsak edilişi, Casablanca’nın bir kentten çok hapishane oluşu, bedenlerin bıkmışlığı ile somut bir şekle bürünür. İnsanlar, kalkan her uçağın ardından imrenerek bakar ve sonunda kurtulacaklar, Casablanca’dan gidişlerini sevinçle kutlarlar. Fakat, siz de bilirsiniz ki aşk için doğru zaman ve doğru yer diye bir şey olamaz. Bu umutsuz çölün ortasında bile, aşkından bir parça olsun eksiltmeden yaşayan insanların hikâyesidir Casablanca.

Casablanca (2)

Ayrıca filmle ilgili enterasan bir nokta da, Nazi askerlerini oynayan Almanların, aslında Almanya’dan kaçan Yahudiler olduğudur. Yine de Nazilerin acımasız yönleri pek yansıtılmamış. Eleştirmenlerin “tarafsız” olduğu konusunda birleştiği Casablanca filmi, bana kalırsa bir Fransız için milli duygularının kabaracağı bir seyir zevki sunabilir. Özellikle Le Marseillaise’in çalındığı sahnede gururlanmak işten bile değil.

Son olarak: filmin en bilinen repliği “Play it again, Sam”, filmi izleyen ve izlemeyen bir çok sinema severin kulağına çalınmıştır. Sam’in çaldığı “As Time Goes by” şarkısı, Ilsa ile Rick’in geçmişine ait özel bir şarkıdır. Ilsa da Sam’den, geçmiş günlerin hatırına tekrar çalmasını ister. Sam ve piyanosu öyle meşhurdur ki, 2002 yılında altı yüz bin doları aşan bir rakamla açık arttırmada satılır. Eh, ne diyelim… Çal Sam, geçmiş günlerin hatırına tekrar çal.