26.08.2019

Bir Zamanlar… Hollywood’da: Los Angeles’a Yazılan Aşk Mektubu

Yazarın Film Puanı: 10/8

Uzun bir süreden bu yana beklenen gün geldi çattı ve usta yönetmen Quentin Tarantino‘nun yeni filmi Bir Zamanlar… Hollywood’da (Once Upon a Time in… Hollywood) kısa bir süre önce ülkemizde vizyona girdi. Biz sinemaseverler de ilk fırsatta salonlara koşup filmi deneyimledik. Hiç kuşku yok ki dünya sinema tarihinde kendine has tarzı olan belirli sayıda yönetmen var. Alfred Hitchcock, Stanley Kubrick, Martin Scorsese, Steven Spielberg, Roman Polanski, David Lynch, James Cameron, Christopher Nolan, Alfonso Cuaron, Andrei Tarkovsky, Nuri Bilge Ceylan akıllara ilk gelenler ve bu isimler gibi daha niceleri var.

Bu isimlerden ayrı kendi tarzını oturtmuş ve çektiği her filmle olay yaratan bir yönetmen daha var: Quentin Tarantino. Amerikan bağımsız sinemasına birçok başarılı filmle katkıda bulunan Tarantino’nun sondan bir önceki (9. film) filmi de dünya sinemasında yaklaşık bir senedir merakla bekleniyordu. Son yıllardaki Marvel, yeniden çevrim ve uyarlamalar ile cebelleşip kısır bir döngüye giren dünya sineması için bu filmin varlığı da bir o kadar önem teşkil ediyor.

Henüz filme gitmediyseniz ufak bir hatırlatmada bulunmak gerek. Bu hatırlatmaya uyup filmin konusu hakkında araştırma yapmanız halinde filmi daha kolay anlama şansınız olacaktır. Filme gitmeden önce Amerikan tarihinin en azılı katillerinden biri olan Charles Manson ile müritlerinin karıştığı Sharon Tate vakasını araştırmanız konuya vakıf olmanız açısından faydalı olacak. Bu hatırlatmayı yaptıktan sonra şimdi de film hakkında bilgi verip değerlendirmesine geçelim. Hazırsanız başlayalım.

Film, dünya prömiyerini bu sene gerçekleştirilen 72. Cannes Film Festivali’nin “Ana Yarışma” bölümünde yapmış ve burada Palm Dog ödülünün sahibi olmuştu. 1969 yılının Los Angeles’ında geçen film, artık ışığını kaybetmiş bir televizyon yıldızı ve kendisinin dublörünün, Hollywood Altın Çağı’nın son yıllarında günden güne çetrefilleşen film endüstrisinde yeniden şöhret ve başarı elde etmek için verdikleri çabayı konu edinirken bu ikilinin hikâyesinin arka planında aynı yıl gerçekleşen ve bahsi geçen aktörün kapı komşusu olan Sharon Tate’in de aralarında bulunduğu beş kişinin öldürüldüğü Manson katliamını anlatıyor.

Değişen Hollywood

Tarantino’nun tarzını ve bugüne dek yaptıkları işlerle beraber filmin oyuncu kadrosuyla hikâyesi üst üste gelince ortaya kötü bir şeyin çıkacağı düşünmek çok zor hakikaten. İlk saniyesinden son anına dek dolu dolu bir hikayeyi muhteşem oyunculuklar, sinematografi, müzikler, kostümler ve dönemin Hollywood’u üzerinden vermeyi başaran film, seyircisine dolu dolu bir 161 dakika yaşatıyor ve hiçbir anından pişmanlık duymadan izlememizi sağlıyor.

Filmdeki ana hikâyenin yanı sıra alttan alta gelişen ve hikayeye dahil olmaya başlayan Charles Manson ve çiftliğinde onunla beraber yaşayan hippilerin varlığı da filmde ele alınan ve tarihi gerçekliği olan Sharon Tate cinayetine de farklı bir bakış açısı getirerek tarihin gerçekliğinden farklı alternatif bir sonla nokta koyuyor.

Roman Tadında İşlenen Hikâye ve Karakterler

Yönetmenin bundan önceki sekiz filmiyle kıyasladığımız takdirde şiddet, kan ve vahşetin biraz daha sınırlı olduğu filmde hikayenin ele alınışı ve işlenişi hakikaten yönetmenin filmleri arasında farklı bir yerde konumlanacak seviyeye getiriyor filmi. Tek bir filmin içinde sadece bu film için çekilmiş tamamen kurgusal birçok film ve diziye ait sahnenin yer alması dahi bu filme yönetmenin oyuncu kadrosu dışında ne denli özen gösterdiğini ortaya koyuyor. Her ayrıntısı ustaca düşünülen ve ilmek ilmek işlenen hikayesinin yanı sıra adeta yıldızlar topluluğu olan oyuncu kadrosunda Tarantino’nun filmografisinde apayrı bir yerde kendine yer buluyor.

Artısıyla Eksisiyle

Filmde göze çarpan birkaç küçük pürüz bulunuyordu. İlki Charles Manson karakteriydi. Bu denli psikopat ve işlediği cinayetlerle adından sıkça söz ettiren birinin filmdeki varlığı biraz daha fazla olabilirdi. Yalnızca birkaç dakika kadar gördüğümüz karakterin, çiftliğinde yaşayan müritleri dahi daha aktifti film boyunca. Filmdeki ikinci sorunlu nokta ise Rick Dalton karakterinin İtalya’ya gittiği ve burada geçen 5-6 aylık hayatıydı. Hollywood’da geçen yaklaşık iki saatlik süre dolayısıyla bu kısmın uzunluk anlamında çok daha az olması filmde küçük de olsa bir kopukluğa neden olabiliyor. Ayrıca bu bölümde anlatıcının yer alması da filmde göze çarpan bir başka detaydı.

Karakterlere bakacak olursak başrolü paylaşan DiCaprio ve Pitt ikilisi muhteşemdi. Sinema tarihi boyunca daha önce hiçbir şekilde aynı projede yer almayan bu ikiliyi böylesine bir filmde izlemek muhteşem bir deneyim yaşatıyor seyirciye. Özellikle DiCaprio’nun hayat verdiği Rick Dalton karakterinin oynamış olduğu filmdeki küçük partneri ile olan sahnesi en akılda kalan anlardan biriydi. Pitt’in hayat verdiği Cliff Booth karakterini süre olarak biraz daha az görsek de Bruce Lee ile olan dövüş sahnesi ve filmin finalindeki performansı aradaki süre farkını unutturacak kalitedeydi. Filmde Tarantino’nun ayaklara da bir hayli odaklanması filmin yönetmenini bilmeyen biri için dahi Tarantino’nun imzasını taşıyan bir unsur olarak bas bas bağırıyordu.

Son yıllarda Marvel, yeniden çevrim ve uyarlama istilası ile cebelleşen sinema dünyasına hikayesi ile adeta suni teneffüs görevi yapan film, her ne kadar eleştirilecek yanları olsa da zevkle izlenmesi gereken bir başyapıt. Tarantino gibi bir yönetmenin onuncu filmi ile sinemaya veda edeceğini bilmenin üzüntüsü ile sondan bir önceki filmini hem büyük bir zevkle ama biraz da garip bir üzüntüyle izleyeceğimiz yapım hakkında şunu söyleyebiliriz: Her ne olursa olsun filmi sinemada deneyimlemeli ve Tarantino ile aynı dönemde yaşayıp filmlerini büyük ekranda izlediğimiz için kendimizi şanslı saymalıyız.

NOT: Film bittikten sonra jenerik akarken salonu terk etmeyin lütfen. Tarantino, oyuncu isimlerinin hemen ardına güzel bir sürpriz eklemiş.