27.08.2019

Bir Zamanlar… Hollywood’da: Tarantino Filmi Olmayan İlk Tarantino Filmi

Kaan KAVUŞAN

Tarantino, çocukluğundan bu yana unutamadığı “eski güzel Hollywood”u, “iki film bir arada” seanslarını, çok zayıf bir bağla Manson ailesi tarikatı ve Sharon Tate olayına bağlıyor. Filmin, özellikle ilk bölümü itibariyle bir Tarantino filmi olduğunu söylemek bile güç. Ama bu keyif almamak gerektiği anlamına gelmiyor.

İlk filminden bu yana, Tarantino her şekilde Tarantino olmayı beceren bir yönetmen oldu. İzleyenleri ve sevenleri de her zaman, her filminde onun imzasını buldu. Bana göre, en iyi filmi Pulp Fiction’dan, en kötü filmi Death Proof’a kadar bu durum değişmemişti. Hatta onun yazdığı ama yönetmediği True Romance bile onun filmi sayılabilirdi. Ancak Once Upon a Time in Hollywood’a baktığımda, özellikle ilk yarısı itibariyle bir Tarantino filmi göremediğimizi söylemek pek de yanlış olmayacak. Ne orijinallikle bezeli diyaloglar ne alıştığımız kamera hareketleri ne de o başka bir alemde asla gerçekleşmeyecek olaylar var bu filmin büyük çoğunluğunda. Tarantino bu sefer başkahramanları Rick Dalton ve Cliff Booth’un üzerinden, 60’lı yılların Hollywood’una kendini öyle kaptırmış ki setlerin ve atmosferin içinde keyifli ama kendine has olmayan bir yol tutturmuş. “Tarantino filmi değil, düz film bu” diyene pek bir itirazım olmaz kısacası. Öte yandan bunu, bilerek yapmış gibi duruyor. Hem kurgusu hem de senaryosuyla o dönemin eğilimlerine ayak uydurmuş. 60’larda film çeken yönetmenlerin bir “ortalama”sını alıp yürürlüğe koymuş gibi bir hali var. Bu tercihi bilinçli olabilir olmasına (öyle görünüyor) ama tercihin bilinçli yapılması onu otomatikman iyi bir tercih haline getirmiyor. Burada da getirmemiş çünkü bir bütünlüğüne hizmet etmiyor gibi.

Filmin (hayali) karakterleri Rick ve Cliff, iki çok iyi arkadaş olarak Hollywood’un özellikle westernlerin revaçta olduğu döneminin yolcusu olarak karşımıza çıkıyorlar. Rick, birkaç iyi denemenin ardından, artık kötü adamlığa “düşüyor” ve kariyeri hakkında endişe etmeye başlıyor. Öte yandan Cliff ise aradaki sınıf farkına ve çok çalışmasına rağmen, Rick’in en iyi dostu olmaya devam ediyor. Her zaman yerini bilmekle beraber aralarında çok ciddi bir kast ilişkisi -biraz da Cliff’in kaderini kabullenmiş olması sebebiyle- yok. Onun işlerini yapıyor, sette yardımcı oluyor, onunla beraber içki içiyor. Öte yandan, karısını öldürdüğü suçlamasından “yırtmış.” Bize de net olarak gösterilmese de ima Cliff’in bunu yaptığı yönünde. (Bu, birçok eleştirmenin filmi yorumlamasında önemli pay sahibi ki haksız sayılmazlar.) Filmin ilk yarısı boyunca, çok az gördüğümüz Rick’in komşusu Roman Polanski ve eşi Sharon Tate ise adeta bir arkadaşa bakıp çıkıyorlar sürekli. Sinema sahnesi hariç, dönemin Hollywood’unun fonu oluyorlar sadece.

Bu açıdan filmin neyi anlattığı hakkında pek fikriniz olmadan noktalıyorsunuz ilk yarıyı. Sadece fragmanlardan oluşan kısa Hollywood hikayeleri birleştirilmiş gibi. Bir nevi, Rick Dalton ve Cliff Booth’un birlikte yazdığı bir anı kitabının uyarlamasıymış taklidi yapıyor. Bir “ucuz roman” gibi değil de aynı karakterlerin yer aldığı bir hikâye derlemesiymişçesine devam edip akıyor.

İki Film Bir Arada Ekolü

Filmin ikinci yarısı ise keskin bir şekilde ton değiştiriyor. Al Pacino’nun canlandırdığı ve Dalton’a Sergio Corbucci westernlerinde rol almasını salık veren Marvin Schwarz (T yok!) filmin başında Dalton’ın oynadığı bir “iki film bir arada” seansını gördüğünden bahsediyordu. Film de Rick Dalton ve etrafındakilerinin hikayesini bize bir “iki film bir arada” gösterimi gibi sunarak paralellik kuruyor. Buradan itibaren film, -tam anlamıyla olmasa da- biraz daha Tarantino filmine benzemeye başlıyor.

Olayların başladığı yerde; Cliff’in arabasına aldığı otostopçu hippi kız, kendisini kaldığı yere bırakması için ısrar ediyor. “Maalesef” Charles Manson bu hippi kasabasında şu an yok ve tanışamıyorlar. Buradan itibaren işler karışmaya başlıyor, gerilim bir hayli yükseliyor. Çünkü Cliff, bu arazinin eski sahibini tanıyor ve onu aksi yönde telkinlere rağmen “iyi mi diye” kontrol etmeye çalışıyor. Bir düello tekinsizliği hâkim oluyor kumlarla kaplı zeminde. Herkes bu düelloyu izlemek için kapıların önüne çıkıyor. Arazi sahibi halinden memnun, başındaki insanları tanıyamayan ya da ne olduklarını umursamayan bir “kör” olarak karşımıza çıkıyor. Kasabanın sakinleri elbette durumdan memnun olmuyorlar. Sonrasında ise Cliff, bir “kasabalı” özgüveniyle arabasının lastiğini patlatan adama karşı, aşırı şiddet uyguluyor.

Burada kimi Amerikan eleştirmenler hippi karşıtlığından bahsetmişler. Fakat şunu söylemek lazım; Tarantino (sağdan) hippi karşıtı olabilecek biri ama Manson’ın etrafına hippileri topladığı da bir gerçek. Ve bu acayip “şeyhin”, “tarikat lideri” gibi bir kült oluşturduğunu, hakkında okuma yapanlar bileceklerdir. Manson’ın öğretilerine göre, kıyamet yaklaşıyordu ve bir ırklar savaşı yaşanacaktı. Siyahların eninde sonunda bütün beyazları öldüreceği bir süreç vaaz ediyordu ve hatta ona göre, The Beatles “White Album”ü bu yüzden yapmıştı. Bu acayip adam, bütün bu mevzuları ateş başında müritlerine anlatıyor; eklektik bir şekilde, hippiliğin komünal yaşam kültürü, devlet-karşıtlığı ile aşırı-sağ görüşleri birleştiriyordu. Bu açıdan baktığımızda, her şey daha mâkul oluyor. Sadece iki kesim arasındaki farkın herkes tarafından bilindiğinin farz edilmesi, eleştiri olarak anlam kazanıyor. Bu iki diyalogla aşılabilecek bir sorun ama biraz da bizim Amerikan tarihini bilmememizden kaynaklanıyor.

Burada ikinci bir itiraz gelebilir, o da tarikatta sadece bir-iki erkek olması ve geri kalan büyük kısmın bir kadın olması. Ancak gerçekte de durum böyleymiş. BBC’nin “Charles Manson death: Where are the Family members now?” başlıklı haberinde tarikatın çok büyük bölümünün orta-sınıftan gelme beyaz kadınlar olduğu belirtiliyor. Çeşitli kaynaklarda söylenenler baz alınarak, (neticede tarikatın kaydı defteri yok) yaklaşık 100 kişilik grubun yüzde 80-90’ının kadın olduğu düşünülüyor. Filmde adı geçen Spahn Ranch’te kalanlar ise mekânın sahibine cinsel ve diğer hizmetleri sunmak kaydıyla izni koparmışlar. Yani Dakota Fanning’in canlandırdığı “Squeaky” de gerçek bir kişi ve görevi de ev sahibine “her şekilde” hizmet vermek. Kadınların pek de yüceltildiği bir cemiyet yok karşımızda.

Tarantino’ya buradan öfkelenilirken, kadınların arasında hiç siyahi olmadığı da gözden kaçıyor büyük oranda. Çünkü herkes içinde bulunduğu gruptan ajite oluyor normal olarak. (Filmin karakterleri bir iki kere Meksikalılar konusunda ırkçılık yapıyor, hippileri aşağılıyor. Ancak Tarantino’nun bunu olumladığını söylemek bana abartılı geliyor.)

Tarantıno’nun Şiddet Alemi

Sahneye dönersek, Tarantino bu sahnede uygulanan şiddeti erkeğe yöneltmesine rağmen, düşmanlığı kadınlara yöneltmiş gibi algılanabilir pekâlâ. Çünkü Cliff öfkeli kadın kalabalığını da tehdit ediyor “erkekçe” ve biliyoruz ki karısını öldürmüş olabilir.

Ancak Tarantino’nun şiddeti örgütlü bir şiddet olmaktan ziyade grafik şiddet yine. Kadına da erkeğe de kadın tarafından da erkek tarafından da yönelebiliyor. Örneğin Jackie Brown’da Robert De Niro, Bridget Fonda’ya şiddet uygulamıştı. Pulp Fiction’da Butch’un sevgilisi tam bir geri zekalıydı. The Hateful Eight’te kadın kanun kaçağı sürekli şiddete maruz kalıyordu. Ama aynı zamanda Gelin, bir sürü erkeğin peşine takılıyor, Jackie erkekleri parmağında oynatıyor ve Shosanna Naziler askerleri avlıyordu. Tarantino’nun şiddeti daha çok haksız veya kötü bulduğu karakterlere, bireysel husumetler üzerinden yöneliyor genellikle. Bu konuda pek çekincesiz olduğunu kabul ediyorum, kadın mı erkek mi pek umurunda değil. Tarantino’nun bu yapısına ilk filmden beri karşıysanız, karşı olmaya devam edebilirsiniz ancak değişen bir şey olmadığını hatırlatmak gerek.

Film bir yandan akmaya devam ediyor tabii. Filmin son sahnelerinde şiddetin dozu iyice yükseliyor. Çünkü Manson’ın dört müridi gelip Rick Dalton’ın evini basıyor. Cliff burada müritlerden tek erkeğin üzerine köpeğini yollayıp parçalatırken, diğer iki kadını bir hayli pataklıyor. Üçüncü kadın ise Rick’in lav silahıyla yanarak ölüyor. “Kadın düşmanlığı” konusu tekrar açılıyor tabii bu sayede. Gerçekten de aşırı bir sahne olduğunu söyleyebiliriz. Ama unutmamak gerekiyor ki lav silahıyla ölen karakter, aslında gerçekte Tate’i 16 kez bıçaklayarak öldüren Susan Atkins. Diğer üçü de evdeki diğer dört kişiyi canice öldürüyor. Bu sahne, içselleşmiş bir kadın düşmanlığı içermekten ziyade, bir nevi intikam sahnesi şeklinde tasarlanmış. Cliff’in köpeğinin parçaladığı Tex karakteri (Manson’ın sağ kolu) gerçekten de Tate’i öldürmeden önce, “Ben şeytanım, buraya da şeytanın işini yapmaya geldim” demiş misal. Tarantino bir kan davası gütmüş gibi davranıyor açıkçası.

Özetle Tarantino, filmin masumiyeti olarak sunduğu Tate’i alternatif bir tarih yaratarak kurtarmış oluyor. Bunu daha önce Inglorious Basterds’ta da yapmıştı. Bu konuda da elbette, Tarantino’nun Tate’i “biblo bebek” ve “saftrik” şeklinde sunduğu, onu karaktersizleştirdiği ve nesneye indirgediği şeklinde eleştiriler var. Ancak Tarantino, Tate’i bir melekmişçesine anmaya çalışmış daha çok. Bu amaç bana göre, pek de kötü niyetli de değil, kötü de değil.

Ve en sonunda Rick, Tate tarafından Polanskilerin evine çağrılıyor. Bundan sonrası ise bizim hayal gücümüze bırakılıyor. Belki de hiç çekilmeyecek kafamızdaki devam filminde, Rick Dalton, Polanski filmlerinde oynuyor. Bu sahneyi erkek egemen kültürün kurtuluşu, ırkçı Hollywood’un aklanması olarak okumak bana bayağı post-modern ve Batı’dan tercüme geliyor açıkçası.

Filmin asıl problemi şu: Bize bir ağacın tepesindeki elmayı anlatmaya çalışırken, bütün dalları adımlıyor. Gol vaat ederek çıktığı yolda sürekli yan pas yapıyor. Herhangi bir ana tema etrafında dolaşmıyor ve filmin yarısını attığınızda da dahi sonu değişmiyor. Öte yandan itiraf etmek gerekir ki izlemesi de keyifli. Ancak bir Tarantino filminden daha fazlasını bekliyor insan. İyi bulmakla beraber, filmografide sadece Death Proof’un üstüne koyabileceğimi düşünüyorum.