06.08.2016

Bir Zamanlar: The Night Of The Hunter

The Night Of The Hunter

“Sağ ve sol elin hikâyesini bilir misiniz? Sol el! Kabil’in kardeşine son darbeyi indirdiği eli, sol eliydi. Sağ el! Üzerindeki damarların, doğrudan insanın ruhuna gittiğini görüyor musunuz?” Sağ ve sol elin hikâyesini böyle anlatıyordu rahip Harry Powell. İşte bu yüzden, sağ elinin parmaklarında “love”, sol elinde ise “hate” yazıyordu. Fakat yine de, sevgiyi iki eliyle öldürüyor, nefreti de yine bu iki eliyle yaratıyordu. O, insan ile Tanrı arasında, saf kötülükten inşa edilmiş bir köprü görevi görüyordu. İşte biz de bu hafta “Bir Zamanlar” köşemizde, o köprüden gölgeler ve karanlıklar eşliğinde karşıya geçeceğiz.

Filmimiz, film-noir akımının en parlak döneminde, 1955 yılında yapılmış bir Charles Laughton filmi: The Night Of The Hunter. Harry Powell isimli bir rahip, zengin dulları öldürüp paralarını çalan bir seri katildir. Hapishanede Ben Harper isimli, idam mahkumu bir hırsızla tanışır. Çaldığı paraların yerini ısrarla saklayan Ben Harper, geride karısını ve iki çocuğunu bırakarak infaz edilir. Fakat Harry Powell paranın kokusunu çoktan almış ve ölen Ben Harper’ın ailesinin peşine düşmüştür.

Bu soğukkanlı ve ürkütücü seri katile hayat veren Robert Mitchum, sanıyorum ki senaryoyu eline alır almaz kafasındaki profili belirlemiş ve kendini ona inandırmıştır. Bir caniye ait bütün özellikleri, duru ses tonundan sakin yürüyüşüne kadar en ince ayrıntısına kadar Mitchum’un bedeninde izleriz. Şarkı söylediği sahneler -ki epey fazla- filmin gerilimini zirveye çıkarıyor ve tınısı film bittikten bir süre daha yankılanıyor kulaklarda. Harry Powell, her şeyiyle cani ve acımasız bir avcının mizacını taşıyor, şüphesiz. Buna karşılık Tanrı’ya olan inancını sorgulayamıyoruz. Tanrı’ya inanıyor ve hatta ona bir tür hizmette bulunduğunu düşünüyor. Fakat yine de, kendine bir tür doğrular listesi oluşturan cani kahramanımız, bencil arzularına karşı duran her şeyi yıkmakta ısrarcı.

Toplumun ahlak kurallarını ve Tanrı’nın emirlerini kendi isteğine göre çarpıtıp, dilediğini uyguluyor ve en ufak bir vicdan kırıntısı dökülmüyor ortalığa. Tanrı’ya karşı uyguladığı bu manipülatif tavrı, insanlara da uygulamakta hiç zorlanmıyor. Böyle bir karakterden beklenildiği üzere, zeki ve rol yapma yeteneği had safhada. Hali hazırda manipülasyona hazır toplum, bir “rahip”in anlatacağı her hikayeye inanmaya hazır. Bu açıdan bakarsak, The Night Of The Hunter bir toplum eleştirisi de olabilir. Her yerde bir şekilde varlığını sürdüren bağnaz düşünceler, bu filmimizde de cani kahramanımıza yardımcı oluyor.

The Night Of The Hunter 2

“Kötü bir masal” diyebiliriz The Night Of The Hunter için.  Çocuklara anlatılamayacak kadar ürkütücü, yetişkinlerin Hansel ile Gratel’i. Veyahut karanlık bir tiyatro da diyebiliriz. Filmdeki ışık kullanımı, gölgelerin yoğunluğu ve dekorlardaki yapaylık, Alman sinemasının, dışavurumcu akımına epey benziyor. Görüntü yönetmeni öyle başarılı bir iş çıkarmış ki, sahnelerin bazısı karanlık bir rönesans tablosunu anımsatıyor desem abartmış olmam sanırım. Sıra dışı açılar ve mekan içi sahnelerin ustaca kullanımı sayesinde, ortaya teknik açıdan muntazam bir film çıkmış.

Filmde, sessiz sinemanın en meşhur isimlerinden Lillian Gish‘i görmek de mümkün. Gish‘in oynadığı Rachel Cooper karakteri, filmin en başında çocuklara anlatmaya başladığı hikâye ile bize karşılaşacaklarımızın ipucunu veriyor. Filmdeki iyinin bir nevi temsilcisi olan Cooper’ın, Harry Powell ile birlikte ilahi söylediği sahneler ve sık sık İncil’den hikayeler anlatması -Powell gibi-  iyi ile kötünün aynı noktadan doğabileceğini gösteriyor. Bu film, tam olarak bir din eleştirisine sahip diyemeyiz o yüzden. Powell, Tanrı’nın da bir katil olduğunu ve bu yüzden ona hesap soramayacağını düşünüyor fakat Cooper için Tanrı çok daha üstün bir yaratık. İki farklı Hristiyanlık yorumu izliyoruz, bu yüzden konumuz Tanrı ve dinden çok insanlardır.

The Night Of The Hunter 1

Önemli bir ayrıntı olarak, Harry Powell’in gerçekte 1932 yılında idam edilmiş Harry Powers adında bir seri katilden yola çıkılarak yazılan bir kitaptan uyarlandığını da belirtmem gerekir. Dönemine göre farklı bir havada çekilmesine ve derin yorumlara sebep olmasına karşılık, gişede pek başarılı olamamış ve Charles Laughton’ın ilk ve son filmi olmuştur. Fakat değerli pek çok film gibi sonradan kıymeti anlaşılan The Night Of The Hunter, pek çok yönetmenin en iyi listesine aldığı ve etkilerini kendi işlerinde yaşattıkları nadir filmlerdendir.

Önümüzde saf kötülüğün ve bencilliğin inşa ettiği tehlikeli bir köprü vardı. Biz de o köprüden nehrin sularında görüntüler izleyerek ve bir katilin zarif sesinden şarkılar dinleyerek, usulca geçtik.