28.05.2016

Kış Uykusu: Bir Aydın Meselesi

Bilgen TÜMEN

Bir Zamanlar Anadolu’dayı izledikten sonra bu filmin hayatımın her evresinde bir çok detayını hatırlayacağıma neredeyse eminken, üzerimde bıraktığı büyüleyici etki Kış Uykusu’na dair sabırsız ve yüksek bir beklenti doğurdu haliyle. Böyle durumların hatırı sayılır miktarda hüsranla sonuçlandığını iyi bilsem de Nuri Bilge Ceylan’ın sinemasında beklentiyi yüksek tutma hakkımın olduğunu düşünüyorum. Çünkü NBC, sinemada kendi zevk ve beğenilerimi keşfetmem ve derinleştirmemde en önemli yönetmen oldu desem inanın abartmış olmam. Gelelim Kış Uykusu’na. Fragmanı ilk kez izlediğimde büyüleyici görüntüler, müzik ve çok kolay yakınlık kurduğum “yabancılar” yine bizi delicesine yörüngesine alacaklar diye düşündüm. Aldılar almasına da, o yakıcı tesiri bırakmadılar üzerimde bu kez.

Nuri Bilge Ceylan’ın tüm filmlerinde içimize işleyen tadına doyulmaz güzellikteki görüntüler ve doğanın gizemli atmosferi Kış Uykusu’nda da alabildiğine kuşatıyor bizi. NBC’nın görüntülerle (ve olağanüstü metaforla) insanın ve doğanın gizemine dair zengin bir duygulanım ve sorgulama vaad eden sinema anlayışındaki görsel estetik genellikle yönetmenin fotoğraf sanatçılığına bağlanıyor olsa da kanımca bunun temel kaynağını en güzel Kış Uykusu’nda Aydın açıklamıştır. Hayattaki edimlerimizin, tıpkı doğanın kendi dinamizmindeki estetiği gibi bir estetiği olmalı. Sınıfsal bir estetik değil bu. Mesela üç tane zeytin bile tabağa güzelce dizilebilmeli poşetin dibinden gelişigüzel alınacağına. Bunun yoksullukla filan da ilgisi yok Aydın’a göre. NBC ile Aydın’ın belki de en önemli ortak özelliği budur. Var olan her şeyin bir estetik duygusuyla var olabilmesi, hatta var olabilmenin koşulu olarak estetik! Aydın ne kadar başarılı bilemem ama Nuri Bilge Ceylan’ın bu konuda kusursuz bir maharet sahibi olduğunu söylersek sanırım kimse itiraz etmez.

Aydın’ın kız kardeşi ve karısıyla ilişkisinden ve gündelik yaşam örüntülerinden , aileden zengin vasat bir burjuva aydınının eski bir tiyatro oyuncusu olarak İstanbul’da silik bir yaşantı yerine, taşrada kendi küçük krallığında ben ve diğerleri düsturuyla yaşadığını görüyoruz. Yerel gazetelerde didaktik yazılarla avam halkı aydınlatmayı kendine görev edinen Aydınımız civar köylerden gelen okur mektuplarıyla entelektüel doyuma ulaşır. Aydın’ın kendisinin yörüngesinde iki mutsuz olarak yaşamını sürdüren karısı Nihal ve kardeşi Necla’nın sert eleştirileri ve tespitleri ve O’nun bu eleştirilere verdiği tepkiler Aydın’ın bir aydın olarak yetersiz kişiliğini, kibrini, etrafındaki her şeyi kontrol etme arzusunu, yaratıcılık yoksunluğunu, küçük hesapların peşinde oluşunu gün gibi açığa çıkarır. Adını öğrenmemekte ısrar ettiği (çünkü avam sınıfından bir adamın ismini aklında tutması güçtür) kendisini ziyarete gelen kiracısı aynı zamanda köyün imamıyla girdiği diyalogda, karşısındakini sakil görmekten kaynaklı sıkılganlığını ve bir an önce kurtulmak istese de bu sakillikten kırılan camın masrafının çaktırmadan peşine düşecek kadar hesapçı oluşunu görürüz Aydın’ın. Başka bir sahnede de köyün öğretmeninin hem karısıyla yakınlık kurması hem de avam sınıfından bir adam olarak (onun da adını karıştırır) kendi evinin salonunda ondan habersiz düzenlenen toplantıdaki rahat tavırları Aydın’ın içini aşırı bir öfkeyle doldurur öğretme karşı. Bu öfke arkadaşının çiftlik evindeki karşılaşmalarında da devam eder. Avam takımıyla aralarındaki sınıfsal farklarının silikleşmesine tahammülü yoktur Aydın’ın.

Ne kadarı benim filmle ilgili kişisel beklentilerimden kaynaklı bilinmez ama bencil, küstah veya alaycı da olsa daha yaratıcı ve derinlikli bir aydın karakteri mi olmalıydı diye düşünmeden edemiyorum. Nuri Bilge Ceylan’ın filmine bu kadar hımbıl ve yavan bir aydını yakıştıramadım belki de bilmiyorum.

Kış Uykusu’nda pek alışık olmadığımız bir biçimde her şey fazlasıyla söze dökülür, her şey gün gibi açıktır. NBC filmlerinde görüntünün sözden önce gelmesini, insanlığa ve doğaya dair gizemin içedönük anlatılışını, kaçınılmaz ve mutlak yalnızlığımızın en incelikli tasvirlerini çok seven bir izleyici olarak Kış Uykusu’nda yadırgatıcı bulduğum unsur bu yoğunluktaki açıklayıcılıkta gizli. Pek çok izleyiciden farklı olarak bazı diyalogları yavan, derinliksiz ve klişe bulduğumu da eklemeliyim. Ama bu hissiyatımın sığ ve yavan Burjuva Aydın’ının karakterine içkin bir durumdan mı yoksa senaryodaki yavanlıktan mı kaynaklandığını düşündüğümde birinci seçenek ağır basıyor.

Filmin sonunda karakterlerin yaşamında kendileriyle veya birbirleriyle yüzleşmeye bağlı bir aydınlanma veya dönüşüm filan beklemez bizi. Aydın İstanbul’a gidemeden elinde avladığı küçük tavşanla küçük krallığına ve oradaki iktidarına geri döner. Yaratıcılıktan yoksun yüzeysel yaşam döngüsünde kendisini en derinlikli ve üretken kişilik olarak kurgulamasına olanak veren küçük krallığından vazgeçemeyeceğini anlar. Aydın’ın yaşadığı yegane aydınlanma bu olur. Senelerdir yazmaya niyetlendiği Türk Tiyatro Tarihi’ni başlık atması sizi kandırmasın. Aydın’ın hayatı boyunca kimliğini taşradaki diğer insanlardan ayırmasının güvencesi olmaktan başka bir şey değildir tiyatro tarih yazımı projesi.

Filmi izlediğimden beri zihnimde çalan Schubert’in piyano sonatı ve Nuri Bilge Ceylan’ın kendi sözleriyle bitirmek yakışır sanki bu yazıya.

“Kendimi ifade etmek konusunda görüntüler yerine sözlerde daha becerikli olduğumu düşünseydim hiç sinemaya bulaşmazdım. Çünkü yalnızlığı seven bir insanım. Bir romancının yalnızlığını, bir tiyatro yazarının yalnızlığını hep kıskanmışımdır. Ama bu konuda çok yetenekli, becerikli değilim, sözleri kullanmak konusunda. Görüntülerde de reflekslerim daha gelişmiş.”