23.05.2016

VİZYON DIŞI: Biutiful

Birdman ile geçtiğimiz sene Oscar’ı kazanan Alejandro González Iñárritu’nun yeni filmi The Revenant’ı da heyecanla bekliyoruz. Filmin yeni yılın ilk haftasında gösterime girmesi bekleniyor. Hollywood ile ortaklık içinde olduğu bu iki yapımından önce çektiği dördüncü uzun metraj filmi Biutiful ise, bu hafta vizyon dışının konuğu. Biutiful, ilk üç filmi “ölüm üçlemesi”nde beraber çalıştığı senarist Guillermo Arriaga ile de Iñárritu’nun yollarını ayırıp, senaryoya katkı koyduğu ilk film olarak dikkat çekiyor.

Iñárritu, acıyı en yalın şekliyle filmlerinde gösteren bir yönetmen. Yaşadığımız dünyanın gerçekliğine farklı bir noktadan bakarak, perdede gösterdikleriyle adeta yüzümüze bir tokat atıyor. Dünyanın karanlığının sanıldığından daha büyük olduğunu ifade ediyor ancak bize bu karanlığı gösterirken, bizleri onun içinde kaybedip hiçbir şey yapamaz duruma götürecek bir umutsuzluk içine sürükleyip boğmuyor. Tam tersine karanlıktan aydınlığa geçişin formülünü aramaya başlıyorsunuz. İnsanların ne koşullarda, nasıl hayatlarda mücadele ettiğini görüp, elinizi taşın altına koyma isteği uyanıyor. Direkt topluma dair düşünmeye de başlayabiliyorsunuz ya da kendi hayatınıza ufak müdahalelerde bulunabiliyorsunuz.

Iñárritu, bizlere iki buçuk saate yakın bir süre Barcelona’nın daha önce hiç görmediğimiz bir yüzünü gösteriyor. Gaudi’nin eşsiz eserlerine, o ünlü futbol takımının görkemli stadyumuna veya sahilde eğlenen insanlarına rastlamıyoruz. Barcelona’nın arka sokaklarında yaşayan, kanser olduğunu öğrenen ve sayılı günleri kalan Uxbal’ın iki çocuğuna, ölmeden önce onların geleceği için bir şeyler bırakma mücadelesine odaklanıyor Biutiful. Iñárritu, bu yaşam mücadelesini gösterirken, diğer saydığım görece “güzel ve mutlu” Barcelona’yı dışlayıp, onun üzerinden bir karşıtlık oluşturmuyor. Başarısı da burada yatıyor, salt “iyi” ve “kötüye” indirgemeden, arka sokaklardaki gerçekliğe ışık tutuyor. Uxbal’ın hikâyesi kişisel bir yaşam savaşı olarak yansıyor ancak onun dünyasına girdiğimizde göçmen sorunları, aile dramı ve yoksulluk gibi toplumsal meselelerle de karşılaşıyoruz. Filmde bu sorunları aktarırken kimi sahnelerde Iñárritu’nun kullandığı metaforlar zihin açıcı bir etki yaratıyor. İllegal ve toplumun ahlak kurallarına karşı işler yapan Uxbal’ın baba olarak sorumluluk sahibi olması, yaşanan acı durumlara seyirci kalmaması, yardımsever olması üzerinden de çarpıcı bir örnek sunuluyor. İnsanların yaptığı işler neticesinde hayatlarına dair yapılan genel-geçer yargılama haline de böylece bir eleştiri getiriliyor.

Javier Bardem’in kazandığı ödüller bir yana ortaya koyduğu performans müthiş. Doğallığın en yakın sınırında gösterdiği oyunculuk, Iñárritu’nun yakın çekimlerle onu beslemesi, Biutiful’u bir o kadar da Javier Bardem’in filmi haline getiriyor.

Uxbal’ın hikâyesinin yanında gördüğümüz göçmenlerin yaşadığı problemler, zor yaşam koşulları, yoksulluk, insanların çıkarları için diğer insanların hayatlarını hiçe saymaları gibi durumlar minimalist, sakin bir anlatımla aktarılıyor. Bu kadar acı ve karanlık tabloya rağmen Iñárritu, filmin ismini ironik bir şekilde Biutiful koyarak ve filmin en yoğun sahnelerinden biri olan Uxbal’ın babasıyla karşı karşıya geldiği bölümde bize karla kaplı bir orman içinde bembeyaz bir görüntü yansıtıyor ve ikilinin karşılıklı ıslık çalıp gülümsemesini göstermesiyle de insanın içini ısıtarak güç verip hayata karşı tutunma isteği aşılıyor.