30.05.2017

VİZYON DIŞI: Blue Ruin

Amerika`nın bağımsız yönetmenlerinden Jeremy Saulnier’in son filmi Blue Ruin minimal sahnelerle örülmüş bir intikam öyküsü anlatıyor. Senarist yönetmen Jeremy Saulnier gerilimi adım adım arttırdığı filminde iki aile arasında oluşan bir çeşit “kan davası” na odaklanıyor. Blue Ruin için tipik bir mafya hesaplaşması filmi demek yanlış bir tespit olur. Çünkü filmin bağımsız havası, kendine has stili ve farklı karakterleri hikayeyi “tipik” olarak tanımladığım hesaplaşma filmlerinden ayrı bir yere konumlandıracak keskin nüanslara sahip. Zaten ortada tam anlamıyla bir “mafya” olayı da yok. Peki tam olarak “ne” var? Önce konuyu biraz açalım.

Filmin ana karakteri olan Dwight’ın babasının başka bir kadınla ilişkisi olmuştur. Kadının ailesi(eşi ve çocukları) bunu öğrendiğinde Dwight’ın hem babasını hem de annesini öldürürler. Öldürme eylemini bu kadar rahat gerçekleştiren ailenin ne kadar tehlikeli olduğu aşikardır. Dwight olayın gerçek yüzünü uzun zaman sonra öğrenir. İntikam peşinde olan Dwight karşı aileden birini öldürünce beklendiği üzere olaylar ardı ardına gelişmeye başlar. Dwight hem kendisini hem de kız kardeşini korumak için eylemlerini hızlandırmaya çalışır. Yaşadıkları kasaba zamanla Dwight ile karşı tarafın birbirlerini avlamaya çalıştıkları bir arenaya dönüşür…

Her sahnede artan gerilim heyecanımızın da doğru orantılı bir şekilde artmasını sağlıyor. Yazının başında bahsettiğim minimal sahneler filmin stilini belirginleştiren en önemli unsur oluyor. Bunun yanında şiddet içerikli kısımlar da filmin etkileyiciliğini arttırıyor. Dingin bir yapıda başlayan film zaman içinde hareket kazanıyor. Öykü zamanla kazandığı bu dinamizmi en çok keskin gecişlere ve kurgusunun dengeli gidişatına borçlu. Dwight’ın gayet sıradan ilerlerken bir anda kaosa doğru ivmelenen hayatını izlerken bu ani değişimi yadırgamıyor, tam tersine anında uyum sağlıyoruz. Bunun nedeni de yönetmenin doğru formülü doğru yerlerde kullanması olarak açıklanabilir. İyi yazılmış bir karaktere sahip olması Blue Ruin’in önemli bir artısı. Dwight’ın yaşadığı korku, panik ve harekete geçmeye karar vermesi gibi duygusal durumlar gerek yönetmenin anlatım becerisi gerekse Macon Blair’in orijinal performansıyla iyi bir karakter profili çizilmiş oluyor. Filmin başlarında kara mizah janrına yakın bir gerilim filmi izleyecekmişiz gibi gelse de olaylar geliştikçe film bu tavrını genele yaymayı değil de yer yer hissettirmeyi seçiyor. Böyle bir izlenimin oluşmasında Dwight karakterinin de payı var kuşkusuz. Kendisini bir anda ummadığı bir şiddet seremonisinin içinde bulan Dwight fazla konuşmayan, sakin ve soğukkanlı duruşuyla öne çıkıyor.

Bütün bunların yanında hikayenin kendi içindeki gizemden beslenmeye çalışması ve gerilim unsurunu bu gizemliliğe yaslaması filmi biraz zayıflatıyor. Filmin ortalarında çatışmanın detayalarını öğrensek de tıpkı Dwight gibi bizim de kafamız biraz karışıyor. Filmin açık etmedikleri hikayenin hem lehine hem de aleyhine sonuçlar doğuruyor. Bu durum biraz daha dengelense Blue Ruin’in bir basamak daha yukarıda bir film olacağı şüphesiz. Yine de filmin bu haliyle bile oldukça etkileyici olduğu bir gerçek. Kendini olduğundan büyük göstermek gibi bir iddiası olmayan Blue Ruin bu küçük ve mütevazi haliyle dikkat çekici olmayı başarıyor.