24.11.2015

Bridge of Spies: Düşmanın Bile Etik Olanı Makbul

Hanks

Bridge of Spies filmi mükemmel bir sahne ile açılıyor. Daha sonra Sovyet casusu olduğu suçlaması ile hikâyenin çekirdeğine oturacak olan Rudolf Abel’i (Mark Rylance) kendi portresini yaparken izliyoruz.

Tabloda ve aynada gördüğümüz seyrek saçlı, sıradan görünüşlü, silik adamın; film boyunca ortaya koyacağı oyunculuğun gücünü tahmin etmek henüz mümkün olmasa da, sahnenin üç açılı çekiminin güzelliği ve sembolizmi bize filmin boş olmadığını hissettirecek kadar usta işi..

Bridge of Spies’in çekirdeğinde olan  diğer adam Tom Hanks ( James Donovan) ise, açılış sahnesini tam bir Amerikalı sigorta avukatı klişesi ile yapıyor ki, senaryodan ilk çalımı, bilerek sahnelenmiş bu “ilk izlenim” ile yiyoruz.  Fim ilerledikçe,  kapitalizm oyununu pek güzel oynayan James Donovan’ın içinden beklenmedik şekilde demokratik ve anayasal değerlerine bağlı sağlam bir adam çıkıyor.

Coenlerin yazdığı akılcı senaryado bu iki adam 1957 yılında Amerika ile Sovyetler Birliği arasında süren Soğuk Savaşın sembolü haline geliyorlar. Adeta karikatürize edilmiş askeri yetkililer ve CIA ajanları; Amerika Birleşik Devletleri’nin sarsılmaz anayasasını hiçe sayan önyargılı hakim ve polisler; öfkeli halklar, çıkar sağlamayan çalışan politikacılar, soğuk savaş paranoyası  ile yönetilen devletler çokgeninde; kameranın açısı Tom Hanks’in kararlı gözlerine kenetlenerek, filmin sıkı bir mantık örgüsü ile işlemesini sağlıyor ve dağılmadan, sarkmadan adeta matematiksel orantı ile çekilmiş bir film izliyoruz.

Rudolf Abel’in yakalanmasını, duruşma evrelerini, James Donovan’ın işine ve anayasaya bağlı bir avukat olarak onun savumasını üstlendiğini izlediğimiz ilk bölümün ardından, filmin can alıcı kısımları başlıyor.

Artık bir casus filminin ortasındayız.

Bu ilk kısımlar, bazı izleyenler tararfından Amerikan propagandası olarak görülebilir. Hatta adalet hakkındaki diyaloglarda  “Bülbülü Öldürmek” filmini anımsayabiliriz.  Ama takvimin  1950li yıllar olduğunu, komünizm / kapitalizm arası bir ideoloji savaşının da tam ortasında süregelen Soğuk Savaş yıllarının yaşandığını unutmamalıyız. Dönem filmleri özellikle dönemin ruhuna odaklanır.  Yönetmen Steven Spielberg ve ekibi de kararlı ve hedefe kilitlenmiş bir hikâye anlatımı ile seyircinin algısını yaşanmış tarihsel gerçek bir olayın örgülerine doğru sürüyor.

Filmin en önemli başarılarından biri, bir savaş filmi, bir aksiyon filmi ve hatta tarihi bir belgesel olmamasına rağmen, tüm bu türleri kapsayıcı bir detaycılık ve özenle akan senaryo ve yönetmenlik ustalığı sergilemesi…

bride-spies-tom-hanks-trailer

Bir anda kendisini hiç bir resmi statüsü olmamasına rağmen, ülkeler arası bir casus takasında bulan James Donovan’ı  adeta James Bond filmi izler gibi soluksuz izliyoruz. Akıllıca yazılmış diyaloglar, oyunun kurallarını kavrayışındaki derinlik ise adeta  “Tinker Tailor Soldier Spy” tadında bir casus filminden bir  karaktere ait.

Bu sırada CIA, KGB ve hatta Amerikan Ordusu ise işleri karıştırma peşinde.

Başta  “adeta karikatürize edilmiş” dediğimiz roller, Bridge of Spies ‘a, dozunda bir nükte elementi de ekliyor.

Bazı insanlar zamanının ötesinde evrimleşmiştir. Tarihte pek çok örneğini görebildiğimiz bu kişilikler, baskı altında bile doğru hamleleri yapabilmeleri ile sivrilirler. İşte James Donovan karakteri buna bir örnek ve Tom Hanks rol için biçilmiş kaftan. Kariyerinin en iyi rollerinden birini oynadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Yine de, Rudolf Abel karakterini oynayan Mark Rylance filmin yıldızı. Bu, o kadar iyi yazılmış ve oynanmış bir rol ki, gelen ödül sezonunda toplayacağını umduğum her bir ödül için şimdiden “helâl olsun” diyorum.

Biraz da yönetmene bakalım: Steven Spielberg, 1970li yıllardan beri film çekiyor. Kariyerinde yer alan unutulmaz filmler arasında Jaws da var, Jurassic Park da…

Gelgelelim, Spielberg aynı zamanda bizlere “Munich” “Schindler’s List” “Saving Private Ryan” ve “Lincoln” gibi insan hikâyelerini de sunan yönetmen.

Spielberg bir matematikçi gibi film çekiyor. İzleyici, derli toplu, hesaplanmış, çok iyi formüle edilmiş, hissiyat ve teknik dozu her zaman hesaplanmış bir sinema izliyor. Sürprizlere yer yok. Yönetmen kontrolü elinde tutuyor. Kimilerine sıkıcı gelebilecek kadar hem de…

Bu bir handikap mıdır? Filmin akışına kapılamaz da, izlerken analiz etme merkeziniz çalışmaya başlarsa, evet…

Bridge of Spies filminde bu kontrolü yine hissediyoruz ama Matt Charman, Ethan Coen ve Joel Coen elinden çıkma senaryo o kadar incelikli ve kostümden, oyuncu seçimine kadar tüm teknik unsurlar o kadar başarılı ki, film bittiğinde ne geçen uzun süre ne de aralara serpilmiştir özellikle filmin sonunda karşılaştığımız bazı klişeler ve sürprizsiz son rahatsız edici olmuyor.

Bridge of Spies’ı sıradan bir sinema deneyiminden çıkarıp, derinlikli bir izlemelik haline getiren şey, bir filmde olması gereken tüm unsurların doğru ve dozunda kullanılmış olması.

Ne teknik bir hata ne hikâyede bir sarkma ne de oyuncu kadrosunda bir falso var. Azıcık fazla tatlı bir Amerikan aile portrelemesi dışında pek bir kusur bulmak mümkün değil. Bu noktada da, yine bir dönem filmi olduğunu ve 1950li yıllar Amerikan toplumunda geçerli “aile” kavramının adil  yansıtıldığını söylemek gerek. Ayrıca, bu aile tablosu yaşam tarzları farklı iki toplumun farklı hayat anlayışlarının da bir vurgusu olarak görülebilir.

Portreler ile başladık, portreler ile bitirelim. Casus olduğunu hiç inkâr etmeyen Rudolf Abel kendi portresini yaparken açmıştık filmi… Sonunda ise, yine Abel’in yaptığı James Donovan portresi ile kapatıyoruz.

Aralara serpiştirilmiş kara kalem çizimler dışında, derinlemesine çizilmiş iki karakter portrelemesi üzerinden yürüyen gerçek bir hikâye “Bridge of Spies”. Son derece profesyonelce yazılmış, oynanmış, çekilmiş ve saygıyı hak eden bir yapım. İzlemesi de bir o kadar keyifli ve verilecek olan zamana değen bir film…

Kaçırmayın…