14.07.2018

Cake: Uzun Metraj Belirsizlik

Konuk yazar: Enes HADZIBEGOVIC

Cake, Jennifer Aniston’ın oyunculuk performansı vesilesiyle gündeme gelmiş, biraz olsun merak uyandırmayı başarmıştı. Hatta Aniston’ın Oscar’a aday olması bekleniyordu. Oyuncu her ne kadar Altın Küre’ye aday olsa da Oscar’a aday gösterilmemesi filmi geçici olarak unutmamızı sağladı. Şimdiden söyleyeyim; Cake, izledikten sonra bile zamanla unutulacak bir film.

Daha önce vasat işlere imza atmış olan Daniel Barnz, bu sefer olgun bir film çekmeyi deniyor fakat Cake zamanla hangi türün formüllerini uygulayacağını bilemeyen bir filme dönüşüyor. Senarist Patrick Tobin hikayesini tek bir karakter üstüne kurmayı deniyor. Yakın zamanda trajik bir olay yaşayan Claire(Jennifer Aniston)’le tanıştırıyor bizleri. Yaşadıklarını unutmak için ilaçlara ve terapilere sığınan Claire’in psikolojisinin ciddi şekilde bozulmuş olduğuna tanık oluyoruz. Kendi kabuğuna çekiliyor ve etrafındakilerle iletişim kurmayı pek tercih etmiyor. Zamanla hayatına giren Roy ve hizmetçisi Silvana sayesinde hayatı biraz daha katlanabilir oluyor ve bize de Claire’in depresyondan çıkmak için bir hamle yapıp yapmayacağını beklemek düşüyor.

Filmin en büyük sorunu, çıkış noktasına sadık bir hikayeye sahip olmaması. Başına gelen trajedinin izleriyle yaşayan karakterimizin hikayesi bir süre sonra öyle bir hal alıyor ki film, utanmasa romantik komediye evrilecekmiş hissi veriyor. Bu tarz bir hikayeyi ara ara mizahi dokunuşlarla süslemek, anca usta bir senaristin yeltenebileceği bir durum. Malesef, Cake’in senaristi, hikayeye istediği gibi şekil verebilecek bir maharete sahip değil. Claire’in yaşadığı sanrılar, diyalogları ve hayat biçimi birbirine dengeli bir şekilde eklenmeye çalışılıyor fakat izlerken kafamızda oluşan olmamışlık hissi bir türlü peşimizi bırakmıyor. Hep bir şeylerin eksik olduğunu sezdiğimiz Cake, bir türlü sıradanlıktan öteye geçemiyor.

Filme girip çıkan karakterler de düzenli bir şekilde serpiştirilemiyorlar hikayeye. Hizmetçi Silvana’nın ailesinden bir kesit gösteriliyor ve onun dünyasına da küçük bir parantez açılıyor. Fakat daha sonra Silvana’nın özel yaşantısına hiç odaklanmayan film, başta açılan parantezi kapatmayı unutuyor. Bu ve bunun gibi küçük detaylar filmin gidişatı içinde kayboluyor. Hikayeyi zenginleştirmiyorlar, tam tersine odaklanmamız gereken konudan bizi saptırıyorlar. Aynı zamanda ortada ne olduğunu tam anlayamadığımız detaylar da mevcut. Örneğin sık sık intihar eden bir kadından bahsediliyor ve Claire’in onunla ilgili sanrılarına yer veriliyor. Bu olayın tam olarak neden gerçekleştiği ise somut bir nedenle açıklanamıyor. Claire’in Roy’la olan etkileşimi ise o kadar kolay gelişiyor ki hızlı gelişen bu yakınlık bir türlü inandırıcı olamıyor. Bu belirsizlikler de filmin bir negatif yanları olarak kayda geçiyor.

Jennifer Aniston’a gelecek olursak, oyuncunun zor bir karakterin altından başarıyla kalktığını söyleyebiliriz. Lakin ortada öyle pek abartılacak bir oyunculuk gösterisinin olmadığının da altını çizelim. Evet, Aniston ciddi rollerde de iddialı olduğunu gösteriyor göstermesine fakat kariyerinde bir devrim falan gerçekleştirmiyor.

Sonuç olarak film, dengesiz üslubunun ve kararsız senaryosunun kurbanı oluyor. Jennifer Aniston sayesinde biraz canlansa da sıkıcı olmaktan kurtulamıyor.