23.04.2018

Cem Yılmaz Filmleri

Alkım DOĞAN

Av Mevsimi (2010)

Doğrusu ben filmden değil de Cem Yılmaz’ın bu filmde canlandırdığı karakterden bahsetmek istiyorum biraz. Av Mevsimi’nde Cem Yılmaz’ın canlandırdığı İdris karakteri, son dönem Türk filmlerinde sıklıkla karşımıza çıkan “dertli” erkek karakterlerden. 

Cem Yılmaz, İdris’in delidolu, nevrotik halini ekrana iyi taşıyor. İdris, filmin ele avuca gelmez, haşarı çocuğu! Çocuğu diyorum çünkü filmin başından itibaren yaptıklarından dolayı bizden bu çocuğu hoş görmemiz isteniyor. Hatta bu, filmin aklı başında adamının (Şener Şen) ağzından da söyletiliyor. “Ben hayatımda onun kadar sevenini görmedim.” Seviyordur, suçu budur işte. Ne yapıyorsa sevgisinden yapar. İdris’in yaydığı enerjiye kayıtsız kalmak kolay değil elbette fakat onun yanında yer alırken yaptığı deliliklerin sonunun nereye varabileceğini de düşünülmeli.

İdris’in sevimli kuzu halinden çıkıp kükreyen bir aslana dönüşmesinin sebebi ise sevdiği kadın: Asiye (Melisa Sözen). Zaten kendisi de rakı masasında, bir kadınla birlikteliği “zehrin zerk edilmesi” olarak ifade ediyor. İdris dertli, çünkü kanında bir zehir dolaşıyor, İdris Asiye’yi seviyor. Sevdiği kadından istediği karşılığı bulamayınca kafede masaları deviriyor, ardından gidip votkaları yuvarlıyor, kadını bir adamın yanında görünce tabancasını alıp kadının kapısına dayanıyor. Onu anlamayan bir dünyaya böyle restler çekiyor esas adamımız. Kimse bu öfke patlamalarının altındaki olası yetersizlik duygularından, kendiyle yüzleşememekten ve şiddetten söz etmiyor. Zaten bu irdeleme yapılana kadar elimizdeki bu “anti kahraman” prototipleriyle yetineceğiz.

Bir sahnede, İdris tabancasını alıp Asiye’nin evine gidiyor. Sonra elektrikler kesiliyor ve aralarında bir yakınlaşma oluyor. “Ben,” diyor “seni öldürmek için gelmiştim.” O zamana kadar ona karşı duran Asiye dokunaklı ve genizden gelen bir sesle “Öldür öyleyse,” deyip onu öpüyor. Bu sahneye dışarıdan fantezi olarak bakıldığında iştah açıcı göründüğü muhakkak. “Tutkulu aşklar” değil midir zaten bizi heyecanlandıran ve filmlere, romanlara konu olan? Öte yandan filmde bunun, diğer karakterlerin ve yönetmenin gözünden de “işte tutkulu aşk” diye mutlak bir biçimde sunulmasının irkiltici bir yanı var ve bu bakışın neye hizmet ettiğini de görmek gerekiyor.

“Haksızlığa dayanamayan”, “asi” erkek karakterler özellikle son zamanlarda filmlerde çok kabul gören, anti kahraman soslu kahraman arayışlarına cevap veren tipler. Fakat bu haksızlığa dayanamayan tipler nedense çok bağırıyorlar, her an bir şiddete başvuracak gibiler ve tabancalarından ayrılamıyorlar. Bu “adam gibi adamlar” epey ürkütücü ve biz de onların asabiyetlerini kabul edip küçük oğlan çocukları gibi onları bağrımıza basmakla (ve oyuncaklarını ellerinden almamakla) yükümlüyüz. Bir de ikincil rollerde olan evliyalar var, aşık olmak için fazla “geçkin” (aşk, gençlerin kalemi ne de olsa) karakterler. Şener Şen, Tuncel Kurtiz bu engin hayat bilgisine sahip akil adam kontenjanının başlıca temsilcileri. Onlar arada yaramaz oğlanları hizaya çekiyorlar. Ama çok da bir şey diyemiyorlar, sonuçta kanı deli akıyor ya bu oğlanların…

Elbette var İdris gibi adamlar, bunların beyazperdeye aktarılması değil sorun olan. Yönetmenin bu “haşarı çocuğun” sırtını sıvazlayıp durması, onu pışpışlaması, bizden sürekli onu anlamamızı beklemesi. Hatta filmin bu empati gerekliliğinin üzerine çatılması. Ah, deli çocuk! Asiye, görmüyor musun, çocuk ne yapıyorsa aşkından yapıyor. Sen ona karşı çıkma. İstediği olmayınca aslan kesilmesine de dayanacağız artık. Çünkü o “delicesine seviyor.” Ne kadar çok içerse o kadar dertli, ne kadar bağırırsa o kadar haklı olduğuna inanacağız.

Daha önceki sahneye dönersek, Asiye öpmeseydi, reddetseydi İdris’i, o zaman ne olacaktı? Asiye nasıl kurtulacaktı? Yoksa aslında bu dertli adamları reddetmemek mi gerekiyor, film içten içe bize bunu mu söylemek istiyor? Ortega y Gasset “Sevgi Üstüne” isimli kitabında “içinde hemen hemen hiç sevgiye yer olmayan tutkular olabilir,” diyor. Filmde bu düşünceye de yer açılabilirdi. Bana kalırsa, bu topraklarda yaşananlar da göz önüne alınarak, prototiplere fazlaca yaslanmadan İdris karakteri ve temsil ettikleri üzerinde biraz daha düşünülmeliydi.