21.12.2016

Children of Men Üzerine

Şunu ifade etmeliyim ki bu yazı Children of Men hakkında hiçbir şey anlatmamaktadır.

Yazar: Mehmet PARLAK

İnsanoğlunun üreme yetisini kaybettiğini hayal edin. Dünya nasıl bir yer olurdu?

Bu soruya birçok cevap üretilebilir. Ve tüm alternatif cevapların kaos senaryoları içereceğini tahmin etmek zor değil. Ama şimdilik bir el çabukluğuyla konuyu buradan alıp başka bir zemine çekelim. Bu el çabukluğumu bağışlayın ama madem yazıyı biz kaleme alıyoruz, o kadar da torpilimiz olsun değil mi sayın okur.

Jose Saramago, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş adlı romanına şu cümleyle başlar: “Ertesi gün kimse ölmedi.” Ve roman aynı cümle ile son bulur. Roman -kısaca ifade edecek olursak- ölümün o kadim görevini bırakmasını konu alır. Yani ölüm, kendi inisiyatifini kullanarak insanları “yaşamaya bırakır”. Her ne koşulda olursa olsun ölmeyeceğini bilen insanoğlu buna sevinecektir, başta. Ancak olaylar farklı bir boyut alır ve tam bir kaosa dönüşür ölümsüzlük. Nitekim Ölüm de bu oyundan sıkılır ve artık görevinin başına döndüğünü ve ölümün bize nefesimiz kadar yakın olduğunu bir mektupla bildirir. Ancak bir adama mektup bir türlü ulaşmaz ve bu inatçı adam Ölüm’ün planlarını bozmaktadır. Ölüm ve insanın karmaşık ilişkisi de bundan sonra başlar.

Ölüm ve doğum üzerine

Hayattan öğrendiğim gerçek, ölen her insanın yerine aynı anda başkasının doğmasıdır. Children of Men’e dönecek olursak, biraz önceki tezimizi anında çürütmektedir, orada en büyük gerçek ölümdür, ölüm her yerdedir. Her yerdedir, çünkü doğum yoktur. Kısırlık dünyanın yeni felaketi olmuş ve en genc insan neredeyse 20 yaşlarındadır. -şimde en az üç çocuk doğurun diyen bir liderin ülkesinde bu durumun neye yol açacağını hayal edin- Filmde Theo Faron rolünde Clive Oven, mültecilere yardım eden bir örgüt için para karşılığında liman kenti Bexhill’e izin kağıdı çıkarmak için uğraşır ve sonunda bunu başarır. Ancak söz konusu iki mülteciyi kente ulaştırmak için yola çıktıklarında araçlarına bir saldırı olur.

Örgütün lideri ve Fanon’un eski sevgilisi Julian Taylor (Julianne Moore) öldürülür. Fanon ve diğer sağ kalanlar örgütün karargahına yol alırlar. Fanon karargahta bazı gizli konuşmalara kulak misafiri olur ve hikâyenin can alıcı noktası burada başlar. Bu konuşmayı dinledikten kısa bir süre sonra ise kendisi için izin kağıdı alınan göçmen Kee’nin (Claire-Hope Ashitey) hamile olduğunu öğrenir. Yeryüzünde bilinen tek hamile olan Kee’yi kurtarma ve İnsan Projesi adlı bir grubun gemisine yetiştirmenin hikâyesi ise beklenmedik bir düzleme taşınacaktır.

Dünya yaratılalı beri insanoğlu doğmakta, yaşamakta ve ölmekte. Tıpkı bir Pentagram şarkısındaki gibi. “Her şey Adem’in ilk oğlundan beri az çok eskisi gibi.” Ölüm ve doğum üzerine kısaca özetlediğimiz bir roman ve filmin alternatif sonlarını yazma iznimiz olsaydı bu döngüye son noktayı koymayı tercih ederdik. Çünkü doğarak ve çalışarak devletlerin devlet başkanlarının ve tanrının iktidarını yeniden üretmekten başka bir şeye yaramıyor hayat. Gerçekten kimin için üreyip üretiyoruz? Yeryüzündeki son hamile kadını kurtarma çabası gerçekten neye yarayacak? Ölüm’ün bizi yaşamaya bırakması gerçekten dünyayı daha yaşanır mı kılacak?