28.02.2018

Close Encounters of the Third Kind: Spielberg Tarzı Yakınlaşmalar

Yenilikçi Sinema

Sanıyorum ki 70’ler Hollywood’unun dünya sinemasına kattığı en önemli değerlerden birinin bilim kurgu filmleri olduğu söylenebilir. Bu bilim kurgu filmi furyasını, dönemin Soğuk Savaş gerginliğine, nükleer silahlanma ve uzayın keşfi yarışına bağlamak çok da abes kaçmaz. Politik kaygılarla daima aktif tutulan insan aklı, sinemada da yeniyi, bilinmeyeni işte bu dönemde sürekli arzulamış ve “ileriyi” ve/veya “şaşırtıcı olanı” perdeye aktarmaya çalışmıştır. 70’ler öncesi Hollywood’unda postmodernist örnekler olsa da bu kavramın Amerikan sinemasında hakimiyetini güçlendirdiği dönemin 70ler olduğunu söylemek de pek yanlış olmayacaktır.

Değişen siyasi değerler ve gelişen teknolojiyi aynı potada eriten 70’ler Hollywood’u, çağın kaygılarını “çağın ötesindeki” bilim kurgu anlatılarına yedirerek hem Amerikan izleyicisini, hem de okyanus ötesindeki meraklı halkları yakalamaya amaçlamış, çoğu zaman da başarmıştır. Örneğin günümüzde halen yeni filmleriyle ciro yapabilen Star Wars serisinin temelleri 1977’de atılmıştır. Benzer şekilde Star Trek serisinin ilk filmi de 1979’a denk gelir. Bu filmler, kendilerinden sonra gelen Back to the Future (1985) gibi yapımlar için hem “yol gösterici” niteliği taşımış, hem de Amerikan izleyicisinin ilgisini bilim kurguya kanalize etmek için ipi göğüsleme misyonunu başarıyla yerine getirmişlerdir. Elbette 70’lerden önce yapılan bilim kurgu filmleri de var, fakat dikkat çekmek istediğim konu bu ilginin özellikle 70’lerde yükselişe geçmesi, 80lerden itibaren ise iyice alevlenmiş olmasıdır.

Bu bilim kurgu akımının öncülerinden birinin ise hiç şüphesiz Close Encounterts of the Third Kind (1977) olduğu savunulabilir. Steven Spielberg imzalı film, 1977’de izleyiciyle buluşmuş ve hem ekonomik olarak, hem de kültürel olarak büyük başarılara imza atmıştır. Film, işlediği yenilikçi konularıyla amiyane tabirle hem “paraya para dememiş” hem de uzaylılar, teknoloji, devlet sırları gibi kimi ögelerin sinemada daha yaygın kullanılmasına ortam hazırlamıştır. Sinemada bilim kurgu ve postmodernizm konusunu kabaca anlatmaya çalışıp film özelinde konuşmaya geçmeden önce özellikle Georges Méliès, Metropolis (1927), The Day the Earth Stood Still (1951), La Jetée (1962) ve 2001: A Space Odyssey (1968)’in de bu konudaki önemleri dolayısıyla en azından basitçe isimlerini anmayı bir borç biliyor ve paragrafı sonlandırıyorum.

Sıradanlığın Ötesinde Bir Uzaylı Filmi

Close Encounterts of the Third Kind, uzaylı kavramını alışılagelmiş korkutucu çağrışımlarının biraz daha ötesinde, farklı bir şekilde ele almış bir bilim kurgu filmi. Spielberg’in bizzat kendisinin kaleme aldığı ve yönettiği film, dünyayı ziyaret eden uzaylılara şahit olan birkaç sıradan insanın hayatlarının artık o kadar sıradan olmayışını ve bunun yol açtığı bireysel, toplumsal hatta “evrenler arası” değişimi konu alıyor. Bu hususta içerdiği drama ögeleriyle de iki farklı anlatıyı birleştirmeyi başaran film, çok yüksek bir tempoyla başlayıp bu tempoyu film sonuna kadar ihtiva edemese de, ilginç ve zaman zaman bir o kadar da ürkütücü olan kimi zirve anlarıyla izleyicileri film esnasında birkaç kez yakalıyor, şaşırtıcı sonuyla da film bittikten sonra ağızda lezzetli bir tat bırakıyor. Bahsettiğim bu zirve anlarını birbirine bağlayan parçalar düşük tempolu ve nispeten kuvvetsiz olsa da, Spielberg’in biz izleyiciyi ilk saniyeden itibaren soruların ve bilinmezin ortasına atması, zirve anlarının aralarında köprü görevi gören bu “sıkıcı” bölümlerde kendimizi daima bir şeyler ararken bulmamızı sağlıyor.

Süregelen tüm bu gizemin içinde kalan biz izleyicinin, Spielberg’in (bu film özelindeki) savruk anlatısından rahatsız olması mümkün. Filmi güçlü kılan şey ise şüphesiz ki büyük resme bakıldığında fark edilen şaşırtıcı senaryosu. Yukarıdaki paragrafta tartıştığım gibi postmodernist izler taşıyan bu senaryo, izleyiciyi şaşırtmayı ve zaman zaman da korkutmayı başarıyor denebilir. İzleyiciyi çepeçevre sarmasını arzu ettiği rahatsız edici film atmosferini tıpkı Jaws (1975)’da yaptığı gibi kusursuz bir ses kullanımıyla güçlendiren Spielberg, çoğu zaman korkunç bir şey göstermeden izleyiciyi germeyi ve korkutmayı başarıyor. Bu hususta Spielberg’in kimi sıradan objeler çevresine kurduğu çarpıcı bağlamlar aracılığıyla o objelere yüklemeyi başardığı “meta ötesi” kimlikler, zaten yönetmenin filmografisinde büyük yer tutuyor ve işte bu benzer anlatıya bu filmde de rastlıyoruz. Bu kimlikler elbette sürreal değil, fakat farklı ve ilgi çekici.

Bahsettiğim şeye örnek olarak Close Encounterts of the Third Kind ‘da karakterler elinde şekillenen traş köpüğünün uzaylılarla ilişkisi ve Jaws’da köpek balığı ile dubalar arasında kurulan anlatı birlikteliği gösterilebilir. Spielberg’in sinema dilini kullanımı işte bu gibi özellikleri nedeniyle etkili ve şahsına münhasır. Filmde ilmek ilmek işlenen gizemli ve gergin atmosfer, filmin finalinde en tepe noktasına ulaşıyor ve Spielberg işi olduğu belli olan sinematografisi güçlü sahnelerle son buluyor. Filmin Görüntü Yönetmenliği Oscar’ı bulunması da sanıyorum ki filmin sinematografisinin başarısına kanıt olarak gösterilebilir. Spielberg’in yanısıra Robert Altman ve Woody Allen’la da çalışmış olan Vilmos Zsigmond, filmin görüntü yönetmeni.

Neden İzlemeli?

Dönemi için hem görsel, hem de anlatısal açıdan çok büyük bir iş olan Close Encounters of the Third Kind, François Truffout’yu içermesiyle, senaryosuyla, ses kullanımı ve sinematografisiyle önemli bir eser. Hem beyne, hem göze, hem de kalbe hitap ettiğine inandığım film, devamlılığını ekran süresi içerisinde kimi zaman kaybetse de, bir bütün olarak ele alındığında alışılagelmişin dışındaki anlatısının çevresine kurduğu atmosferiyle ve sinema tarihi için taşıdığı önem itibariyle mutlaka izlenmesi gereken bir film.