22.12.2018

Cold War: Siyah Beyaz Bir Aşk Hikâyesi

Geçtiğimiz hafta vizyona giren siyah beyaz formattaki Roma filminin ardından bu hafta da bizleri başka bir siyah beyaz bir film selamlıyor: Soğuk Savaş (Zimna Wojna – Cold War). Yılın başarılı filmlerinden biri olarak görülen ve geçtiğimiz günlerde Akademi’nin dokuz filme düşürmüş olduğu Yabancı Dilde En İyi Film listesinde de şaşırtıcı olmayan bir şekilde yer almayı başaran Soğuk Savaş, Ida ile başta Oscar olmak üzere ödüle doymayan yönetmen Pawel Pawlikowski‘nin yeni bir başyapıtı. Yönetmen bu filmi ile yeniden İkinci Dünya Savaşı’nın küllerinin yer aldığı bir hikaye ile karşımıza çıkıyor ve seyrine doyum olmaz ve bir o kadar da hüzünlü bir aşk hikayesini anlatıyor.

Dünya prömiyerini bu sene gerçekleştirilen 71. Cannes Film Festivali’nde yapan ve burada En İyi Yönetmen ödülüne layık görülen Soğuk Savaş, ülkemizde ise ilk olarak 55. Uluslararası Antalya Film Festivali’nde seyirci ile buluşmuş ve daha sonra da Filmekimi 2018’de İstanbul seyircisi ile buluşmuştu.

Film, 1950’lerdeki Soğuk Savaş sırasında, Stalinist Polonya’dan Berlin’e, Yugoslavya’dan bohem Paris’in gece kulüplerine uzanan, çok farklı geçmişlere ve kişiliklere sahip olsalar da tutkulu bir birliktelik yaşayan iki müzisyen arasındaki aşkı anlatıyor. Farklı geçmişlere ve karakterlere sahip olan kahramanlarımız birbiriyle asla anlaşamayacak tiplerdir, ama kader yollarını ayrılmayacak şekilde birbirine bağlamıştır. 50’li yılların Polonya, Berlin, Yugoslavya ve Paris’inin Soğuk Savaş atmosferini kendine fon edinen film; politik görüş, kişilik özellikleri ve kaderin cilveleriyle savrulan bir çiftin, imkânsız zamanlarda geçen imkânsız aşk hikâyesi.

Geçmişten Günümüze Modası Geçmeyen Tek Konu: Aşk

Dönem filmleri, içerisinde bir aşk hikâyesini barındırdığı takdirde günümüz aşk filmlerine göre daha ilgi çekici olabiliyor nedense. Bunda filmin siyah beyaz olması ve bu tür filmlerin kirlenmemişlik ve saf temiz duyguların hissini uyandırması gösterilebilir. Soğuk Savaş da bu iddiayı destekler nitelikte bir film olarak kalitesini ortaya koyuyor ve hikayesini seyirciye aktarıyor.

Şarkıların Gücü Adına

Filmin henüz açılış sahnesinin folk ezgilerini de barındıran şarkılar ile başlaması, aslında bizlere filmin devamı hakkında küçük bir ipucu veriyor çünkü bunun gibi birçok şarkıyı ve akıllardan uzun süre çıkmayacak şarkılar film boyunca tüm ahengi ile akıp geçiyor. Filmin fragmanı da zaten filmi izlemek için seyircide büyük bir istek uyandıracak şarkı ile merhaba diyor. Caz ve şansonların yanı sıra folk ezgilerini de barındıran filmdeki şarkılar ve aranjmanlar Mazowsze ile avangart piyanist ve besteci Marcin Masecki’ye ait olduğunu da belirtmeden geçmemek gerekir.

Yaralarını Sarmaya Çalışan Bir Ülkede Filizlenen Aşk Hikâyesi

Filmin hikâyesi 1949 yılının Polonya’sında, taşra bir bölgede başlıyor. Dünyanın görmüş olduğu en yıkıcı savaş olan II. Dünya Savaşı’nın üzerinden henüz beş yıl geçmiştir. Savaşın başladığı 1939 yılında Hitler’in gazabından nasibini ilk alan Polonya’da halk savaşın yaralarını sarmaya çalışarak eski hayatlarına dönmeye çalışmaktadır. Tabi bu dönüş hiç kolay olmasa da insanlar savaş öncesinde en çok zevk aldıkları şarkıları söyleyerek kendilerini motive etmeye çalışmaktadırlar. Ülkenin kırsal bölgelerinde genç yetenekleri arayan iki uzman da hikayenin başladığı yerde genç yetenekleri aramak için bir seçme düzenler ve film boyunca aşkları sürecek iki karakterin hikayesi de işte bu noktada başlar. Yetişkin bir müzisyen olan Wiktor ile henüz 20’sine bile basmamış veya yirmili yaşlarının hemen başlarındaki Zula arasındaki aşk filizi bu seçmeler sırasında başlar. Güzelliği ve özellikle de şarkı söylemeye olan yeteneği ile Wiktor’u kısa sürede etkilemeyi başaran Zula, kendi hayatını da tümüyle etkileyecek ilk adımı atmayı başarır.

Savaşın Ardından Devam Eden Kutuplaşma

Polonya’nın yerel şarkılarını söyleyen koroya seçilen Zula’nın tüm saflığı ile başlayan hikâyesi dışarıdan gelen bir siyasi istek (!) ile ilk darbesini alır ve değişikliğe uğrar. Kuruluş amacı her ne kadar Polonya’nın yerel şarkılarını ülke çapına yeniden duyurmak olsa da gelen direktif ile Sovyet etkisi altına giren koro da amacı dışına sapar ve bir siyasi propaganda aracına dönüşür. Dönemin iki kutuplu dünyasında lider olmak isteyen iki güçten biri olan Sovyetler’in müzik üzerinden yapmaya çalıştığı bu değişim Polonya’dan başlayarak Doğu Berlin ve Yugoslavya gibi Doğu Avrupa ülkelerinde etkili olan Sovyet hegemonyasını Stalin başta olmak üzere ideolojinin diğer kavramları ile lekelemeyi başarır.

Fırtınası Dinmeyen Bir Aşk

Wiktor ve Zula arasındaki ilişki de belirli bir noktadan itibaren zaman zaman ilk günkü tazeliğini korurken zaman zamansa kopma noktasına gelir. Araya giren ayrılıklara rağmen birbirleri ile her buluşmaları adeta ilk buluşmaya dönüşen bu ikilinin hikayesi siyah beyaz bir filmin verdiği tüm tadı yansıtmayı başarıyor. Stalinist Polonya’dan Berlin’e, Yugoslavya’dan bohem Paris’in gece kulüplerine uzanan, iki müzisyen arasındaki tutkulu aşk, zamanda sıçrayarak ilerleyen hikayesi, melankolik havası, sade, siyah-beyaz görüntüleriyle birbirinden vazgeçemeyen iki âşığın tutkusu olarak nitelendirilebilir.

Filmin siyah-beyaz olmasının yanı sıra 4:3 formatında da beyazperdeye yansıması nostaljinin o kendine has etkisini tam manasıyla yansıtmayı başarıyor. Özellikle Zula karakterinin rolündeki başarısı ve yıllar boyunca hayattan çıkarmış olduğu dersler ve geçirdiği ruhsal değişim filmin adeta iskeletini oluşturan şarkıların ahengi ile birleştiğinde ortaya oldukça doyurucu bir yapım çıkarıyor. Kimi zaman güzel anılarla kimi zamansa ayrılıklarla geçen bu aşk hikayesinin her şeyin başladığı yer olan Polonya’da on beş yıl sonrasında bitmesi de karakterleri, kaderin cilvesinin başladığı yerde yeni bir ufka yelken açmasına olanak sağlıyor.

Filmde eleştiriye maruz kalabilecek iki nokta ön plana çıkıyor. Bunlardı ilki karakterler arasındaki aşk hikâyesinin sık sık kesintiye uğraması ve seyirciye bunun nedeninin tam olarak aktarılmamasıydı. Bu noktada ayrılıp birleşmelerin de fazla sayıda oluşu filmin bazı noktalarını tekrara itiyor. Bir diğer önemli nokta ise filmin bütünlüğü içindeki iki sahne arasındaki küçük boşluklar idi. Devam etmekte olan sahne ile ardından gelen diğer sahne arasındaki iki üç saniyelik boşluklar göze batabiliyor bir noktadan sonra. Bu kusurları göz önünde bulundurmadığımız takdirde siyah beyaz bir filme oldukça yakışan bir aşk hikâyesi ve şarkıların yer aldığı Soğuk Savaş, bu hafta kesinlikle şans verilip izlenmesi gereken filmlerin başında geliyor.