05.06.2017

Demolition: Yıkımın Dayanılmaz Hazzı


Kanadalı yönetmen Jean-Marc Vallée, dördüncü uzun metrajı C.R.A.Z.Y. ile sinemaseverlerin gönlünün en fiyakalı yerinden kendine yer bulmuştu. Neredeyse dünya çapında dikkatleri üzerine çeken bu filmden sonra da asla ivmesini düşürmeden yolunu adımlamaya devam etti Vallée. Birkaç yıl arayla çektiği The Young Victoria, Café de Flore, Dallas Buyers Club ve Wild Vallée’yi hayranlarının olduğu ve bir sonraki yapımı heyecan yaratan bir yönetmen konumuna yükseltti. Bu nedenle ki Vallée’nin son filmi Demolition, merakla beklenmekteydi. Her yayınlanan fragmanı ile yürekleri hop oturtup hop kaldıran film, ilk olarak 15. !f Bağımsız Filmler Festivali’nde görücüye çıktı. Yakında vizyona da girerek film, kesinlikle yılın en iyilerinden.

Film, mutlu bir evliliği, ücreti dolgun bir işi, oldukça şık bir evi olan Davis’in hayatının, bir trafik kazası sonrasında yıkıma uğramasını anlatıyor. Kaza nedeniyle karısını kaybeden Davis karakterinin ilk anlardaki umursamaz ve tepkisiz halleri Albert Camus’un Yabancı eserindeki Meursault’u akla getirse de daha sonra karakterin çok daha başka bir yöne evrildiğine şahit oluyoruz. Yine dünya umurunda olmayan bir adam vardır karşımızda fakat bu kez bu önemsemediği hayata müdahale vardır; Davis, her şeyi bozma, yıkma mücadelesine girmiştir. Davis, kendine yeni bir hayat kurmak için eski ve kendisini mutsuz ettiğini gördüğü her şeyi ancak yıkarak yeni bir hayat kuracağını düşünüyor. Tıpkı çocukların oynamaktan sıkıldıkları oyuncaklarını parçalayıp onlardan yeni bir oyuncak yaratması gibi. Üstelik yine kendisi gibi hayatına mutlu olacağı yönde karar verme aşamasında olan Chris’i de bu eylemine ortak ediyor. Chris’de köhnemiş bir hayata attığı her balyoz darbesi ile kendinde isteyip de gösteremediği yönlerini bir bir açığa çıkarıyor. Bir nevi bu yıkım süreci Davis ile Chris’in kendilerini bulmalarını sağlıyor.


Davis’in hayatına dahil oluşumuzun asıl başlayış noktası bir otomattan şekerleme almaya çalışması ile başlıyor; şekerlemelerini vermeyen bir otomatı, ilgili kuruma şikâyet etmek amacıyla bir mektup yazmaya karar veriyor. Fakat bu mektup ve sonrasında devam edecek mektuplar amacından sapmış, tamamen Davis’in içini dökme aracına dönüşmüştür. Davis, çevresinde dertlerini paylaşacağı kimseyi bulamıyor. Zira modern toplum onu tamamen yalnız bırakmıştır ne de olsa. Mektuplarla bir kuruma dertlerini anlatan Davis, akıllara Her filminde bilgisayarına âşık olan Theodore karakterini de getirmekte. Davis’in yazdığı mektuplardan onun hayatına karşı ne hissettiğine, zaten izlediğimiz şeyleri bir nevi altyazı gibi onun sesinden işiterek iyice pekiştiriyoruz. Mektupları yazdığı sırada flahsbacklerle de anlattıklarını destekleyen yönetmen, geçmişi oldukça konsantre şekilde özetliyor. Zira geçmiş o kadar da önemli değildir. Önemli olan bir insanın bu cesur eyleme girişmesi olsa gerek. Neden bunu yaptığına dair nüanslar yeterli geliyor kuşkusuz.

Bugüne kadar genelde karakter odaklı filmler yapan Vallée, Demolition’da da bu tarzını sürdürür. C.R.A.Z.Y.’de eşcinsel oğul ve homofobik baba arasındaki yıllara yayılan ilişki, The Young Victoria’da genç yaşta tahta oturan kraliçe Victoria’nın hayatına ve o dönemki siyasi entrikalara, Café de Flore’de hem anne hem de âşık bir kadının öyküsüne, Dallas Buyers Club’da ise uyuşturucu bağımlısı, eşcinsel, HIV taşıyıcısı Ron Woodroof’a dikkat kesilir. Bu sayılan filmlerdeki karakterlerin yaşadıkları, başlarından geçenler izleyici olarak bizleri derinden etkilemiş hafızalarımızda yer eden kişiler olmuşlardır. Tüm bu sevilen, unutulmayacak kadar başarılı, renkli karakterlerden sonra daha ne olabilirin cevabını Vallée, Demolition ile verir. Demolition, yönetmenin bana göre bugüne kadar yarattığı karakterlerin en başarılısı. Zira Vallée, tüm deneyimini, ustalığını Demolition’daki Davis Mitchell üzerinde konuşturmuş anlaşılan. Zaten fazlasıyla derinlikli, inandırıcı ve oldukça sıra dışı biri olan Davis’i bir de karakter oyunculuğu konusunda artık kesinlikle rüştünü ispatlayan Jake Gyllenhaal’ın oynaması kaliteli malzemelerle nefis bir yemeğin ortaya çıkmasına benzetilebilir kuşkusuz. Bu kadar güçlü bir karakter tek başına filmin tümünü götürebilecekken cinsel yönelimine karar verme aşmasında olan ergen Chris’in(Judah Lewis) de eklenmesi film için çok büyük bonus niteliğinde. Davis ile Chris’in birlikte olduğu sahneler filmin en eğlenceli, temposu yüksek anlarına ev sahipliği yapmakta. Naomi Watts’ın canlandırdığı Karen Moreno karakterinin ise pek de etkili olduğu söylenemez. Karen filmde bana kalırsa Davis ile Chris arasındaki ilişkide katalizör görevi görmekte sadece.

Film şimdiye kadar konuştuğumuz karakter yaratımı, oyunculuk vs. gibi takdiri hak eden yanlarına ek olarak senaryosu, kurgusu, müzik kullanımı ile de sınıfı geçmekte. Ayrıca komedinin filme işlenişi de son derece başarılı olan Demolition, izleyicinin kalbini kıpır kıpır yapan, yüzlerde yer yer tebessüm yer yer kahkahaları eksik etmeyen son zamanlarda izleyeceğiniz belki de en âşık olunası film. Aman diyim, asla ama asla izlememezlik yapmayın.