28.05.2017

Eleştiri: Deniz Seviyesi

Ece ŞAKARER

21. Altın Koza Film Festivali’ne damgasını vuran filmlerden biriydi Deniz Seviyesi. Neyse ki  Başka Sinema var da şimdi de vizyonda. Yönetmenlerinin En İyi Yönetmen ödülünü paylaştığı, iki başrolünün de En İyi Kadın ve Erkek Oyuncu ödüllerini kaptığı, bir de üstüne En İyi Kurgu, En İyi Görüntü Yönetmeni ve En İyi Müzik ödüllerini alan filmin konusu kısaca şöyle; Damla New York’da yaşıyor, bir Amerikalı ile evli ve hamile. Ancak daha filmin açılış sahnesinden itibaren bizi vuran bir nostalji hakim üzerine. Aklını meşgul eden seneler öncesinin çocukluk görüntülerinden anlıyoruz ki, bir şeyleri özlüyor, bir şeylerden mutsuz: Belki ülkesi, belki sadece çocukluğu, belki birileri, belki de kimbilir, sadece yabancı olma durumu kafasını kurcalıyor. Sonra onun nerede büyüdüğünü görmek isteyen kocası Kevin’ın ısrarı üzerine, tatil için Damla’nın çocukluğunun geçtiği yazlıklarına, Ayvalık’a gidiyorlar. Burada, Burak ile tanışıyoruz. Bir şekilde varlığı Damla’dan hiç gitmemiş, muhtemelen geride bırakılanların anlamı olmuş ve (aşklarda en acılısıdır zaten) yarım kalmış olan Burak hikayesi yaprak yaprak açılıyor önümüzde. Açıldıkça Damla’yı, Kevin’i ve Burak’ı daha iyi tanıyoruz.

İki erkek arasında kalmış bir kadının hikayesi gibi dursa da, Deniz Seviyesi‘nin beslendiği -ama bu beslenme durumunu hiç önemsemediği- birkaç zıtlık var, iki erkek durumundan çok daha ötede. Günümüzde geçen ve fotoğraflar haricinde geçmişe hiç dönmeyen film bize çok ayrıntı vermese de, günler geçtikçe daha da hakim olduğumuz Damla’nın geçmiş hayatında hep bir zıtlıklar durumu mevcut.

Örneğin Damla New York’a gitmeyi seçmiş, orada yaşamaya, Türkiye’yi arkada bırakmaya karar vermiş. Damla’yı tanımıyoruz, hep istediği bir şey miydi, New York’un nesi onu çekti ve/veya olaylar nasıl gelişti bilmiyoruz. Ancak, daha hikaye çok da açılmadan yapıştırdığımız bir etiket var: Amerika’da yaşamak karşısında Türkiye’de yaşamak. Damla bir de, bir Amerikalı ile, Kevin ile evlenmiş. Bilmiyoruz nasıl bir hayat, nasıl bir kalp çarpıntısı ya da nasıl bir mantık ona bu kararı verdirdi ama Burak’ı biraz tanıyınca, hemen listelediğimiz şeyler var: Eğitimli karşısında görece daha az eğitimli biri, halk adamı karşısında salon beyefendisi, standartları yüksek bir yaşam karşısında daha sakin/basit bir hayat. Hatta belki boyumuzu aşıyoruz ve aşk karşısında mantık diyoruz, bütün bunların üst başlığı olarak. (Bunu derken çok da emin olamıyoruz, ki aslında hikayeyi diğer saydığım çatışmalarla yaftalamak konusunda da emin olmamamız gerekiyor. Zira Damla’yı anlamak kolay değil; Damla’nın gözlerinde, sadece Kevin’e duyduğu aşkı bulmak değil, Burak’a tam olarak ne hissettiğini görmek de çok zor.

Hikayeye kondurduğumuz bütün bu çatışmalardan ise çeşitli aforizmalar çıkarmak mümkün. Örneğin, fazlasıyla akılda kalıcı bir sahnede, Burak Damla’ya, Kevin’de ne bulduğunu soruyor, Damla da centilmenlik ile cevaplıyor soruyu. Örnek isteyen Burak’a Damla, Kevin’in bileği burkulduğunda nasıl onu beşinci kattaki dairesine kadar taşıdığını anlatıyor. Gülüyor Burak, bu centilmenlik değil, insanlıktır diyor: “Birinin bileği burkulmuşsa ve gerekiyorsa, ona yardım edersin.” Burak bunu rastgele, sahildeki gençlere ne yapardınız diye sorup beklediği cevabı alıp onaylatırken, ister istemez batının bireyselci kültürü ile doğudaki kolektiviteyi düşünüyoruz. Sonra da aforizmalardan aforizma beğenip ya Damla’ya kızıyoruz, zaten elinde var olanı -kendi kültürünü- terk edip, olağan olması gerekeni yücelttiği için, ya da Burak’a kızıyoruz, ‘yabancı’ olma hissini ve bu hissin doğurduğu seçimleri anlayamadığı için.

*** Dikkat! Yazının bu kısmı filmin süpriz gelişmelerini eleverebilir ***

Yine benzer bir şekilde, halı saha maçında, aslında Damla için çıkan kavgada, Burak, diğer tüm yazlıkçılar ile birlikte Damla’nın Amerika’ya gittikten biraz sonra ondan bir çocuk aldırdığını öğreniyor. Burak’ın şaşkınlığı ve acısı fazlasıyla normal, insani ve en önemlisi kişisel. Ancak maçtan dönenleri karşılayan Damla’nın tüm oyuncularda (muhtemelen çocukluğundan beri tanıdığı bu erkeklerde) gördüğü nefret bakışları, onaylamayan fısıldamalar ve öfke, kişisel olamayacak kadar kültürel. Böylece yeni bir söylem dökülüyor önümüze. Damla birey olmak istiyor, kadınlığından, yabancılığından ve aşkından bağımsız; karşısında ise anne olmak, çocuk sahibi olmak ve tutarsız bir sadakat tanımı ile belirlenen bir kadın olma tanımı. Kolektif bir karar olabiliyor Damla’nın oldukça kişisel hikayesindeki ‘suçluluğu’ ve Burak’ın yalnız bırakılmışlığından ve terk edilmişliğinden bağımsız öfke toplayabiliyor Damla’nın seçimleri

*** Dikkat! Yazının yukarıdaki kısmı filmin süpriz gelişmelerini elevermiş olabilir ***

Deniz Seviyesi‘nin hikayesi bütün bu zıtlıklar ve söylemler ile anlatılırken, film önemli bir seçim yapıyor ve bunlardan beslenmemeyi tercih ediyor. Geçmişe dönmeyerek, bize sebep-sonuçlar sunup, taraf tutma imkanı vermeyerek ve diyalogların yol açtığı söylemlerin çok da üzerlerinde durmayarak tek bir şey yapıyor film: Hikaye anlatıyor. Bütün o yakın planların tek bir anlamı var, bu Damla’nın hikayesi -şu gözlerinden bir türlü tam olarak ne hissettiğini anlamadığımız Damla’nın. Ve filmin bu naif seçimi de duruşunu belirliyor aslında: Kadınlığı da, yabancı olmayı da, ilişkileri de tanımlamanıza gerek yok, bu “hayat” sadece. Zaten tanımlamaya kalktığınızda fazlasıyla zıtlıklar elde ediyorsunuz, söylemleriniz çelişiyor (kime kızacağınızı şaşırıyor, kime neye kızdığınızın analizi ile vakit harcıyorsunuz). Bu sadece hayat, Deniz Seviyesi de (film gibi) bir film.

Bu sebeple, ben de başka bir aforizma ile bitiriyorum yazımı: Deniz Seviyesi‘ni iyi bir film yapan belki de en önemli özellik, derdinin tam olarak bu, hikaye anlatmak, olması. Öyküyü birkaç yerden tutmak mümkün, bu aşk hikayesi seçeneği de olabilir, filme feminist bir okuma da yapılabilir, ve hatta film (filmle ilgili sayısız söyleşi ve yorumdan anladığımız kadarıyla!) kadın tasviri sebebiyle yerilebilir de. Oysa ki yönetmenlerin tek bir derdi var, o da hikaye anlatmak. Hikayeyi izlerken, anlaşılan, filmin okuyuşu da tamamen size kalmış.