05.06.2017

Denizdeki Ateş: Bana Umudun Resmini Yapabilir misin?

Belgesel yönetmeni Gianfranco Rosi, 2013 yapımı Scaro GRA ile Venedik Film Festival’nden kazandığı Altın Aslan ödülüne bu yıl Denizdeki Ateş (Fuocoammare) ile Berlin Film Festivali’nden Altın Ayı’yı da yanına ekleyerek yoluna emin adımlarla devam ediyor. Kariyeri boyunca sadece kısa film ve belgesel çeken Rosi, bu konuda uzmanlaştığını son filmiyle fazlasıyla ispatladı. Mülteci sorununa parmak basan Denizdeki Ateş, son dönem ülkemizin de en önemli sorunlarından birine değinmesiyle festival seyircisinin ayrıca ilgisini çekti.

Denizdeki Ateş için aslında tam anlamıyla bir belgesel diyemeyiz. Zira filmi birbirine paralel ilerleyen iki hikâye olarak düşünürsek, bunlardan İtalya’nın sahil kasabasında yaşayan on iki yaşındaki Samuel ve onun ailesinin hayatı ,her ne kadar yönetmen kamerasıyla sadece izlediklerini yansıtsa da bir kurmaca durumunun olduğu inkâr edilemez ne de olsa. Fakat Samuel ve ailesinin yaşadığı kasabaya ulaşmaya çalışan Afrikalı göçmenlerin başından geçenler tam olarak katıksız gerçeği yansıtıyor.

Öncelikle filmin asıl meselesi olan mülteci problemini biraz açalım istiyorum. Birkaç yıla kadar ülke gündemimizde pek de olmayan bir sorundu mültecilik. Fakat Suriye İç Savaşı’nın başlamasıyla komşu ülke olduğumuzdan dolayı binlerce hatta milyonlarca mülteci sığınmaya başladı topraklarımıza. Sınır şehirlerinin birçoğunun mülteci kampına döndüğü ülkemiz, artık bu sıkıntıya yakından şahit. Fakat dünya yıllardan beri bu durumun en sadık tanığı. Açlıktan ya da savaştan kaçarak daha iyi bir hayat için yollara dökülen insanların en çok tercih ettikleri yol şekli de deniz ulaşımı olmaktadır. Zira denetlenme, yakalanma riski daha az olmasıyla birlikte daha da ekonomik bir yol. Fakat bu umuda yolculuk yapan insanların sonu genelde hüsranla bitmektedir. Kimi zaman sığınacakları ülkeye adımlarını atmadan yakalanır kimi zaman umut tacirleri tarafından kandırılır en kötüsü ise yolun yarısında zorlu koşullardan dolayı hayata veda ederler. İşte bu oldukça çileli, meşakkatli yolculukların zorluklarını, daha önce yaşanılanları anlatmaya çalışıyor Rosi.

Rosi, birbirine eş zamanlı ilerleyen hikâyelerle aslında çok önemli bir noktaya parmak basıyor. Bir tarafta her zamanki planlı, sıradan, huzurlu hayatlarını yaşayan kasaba halkından olan ailenin yaşantısına konuk oluyoruz. Evde her gün klasik müzik yayını yapan bir radyoyu dinleyip, yemek ve temizlik yapan büyükanne, karısına eşlik eden dede, balığa çıkan baba ve günlerini okul ve heves sardığı sapancılık ile geçiren çocuğun hayatı o kadar dingin ve huzurlu ki… Lakin bu hikâyenin aralarına giren gerçek görüntülerden veya anlatımlardan oluşan acı, ölüm ve üzüntü tüm metanetimizi yerle bir ediyor. Özellikle bu zıtlığı yaratmaya çalışan ve bunda da oldukça başarılı olan Rosi, insanoğlunun yaşadığı hayatlar arasındaki farkı, ince sınırı çok başarılı bir şekilde seyirciye sunuyor. Tüm bu bahsettiğim durumu özetlemek için filmin en etkileyici, birbirini takip eden iki sahnesini hatırlamak gerek. Önce yatağı düzenleyen büyükannenin bu işin kusursuz derecede düzgün olmasına özen göstermesi bire bir zamanla bize iletiliyor. Hemen bu sahneden sonra karşımıza çıkan görüntüler ise tüm bunların anlamsızlığını tokat gibi suratımıza çarpıyor. Vapurun alt katında üst üste istiflenerek gelmeye çalışan ama hayatlarını kaybeden mültecilerden oluşan et yığını sözün bittiği yer oluyor adeta.

Rosi’nin sadece bir yönetmenlik değil aynı zamanda gazetecilik başarısı göstererek gerçek bir mülteci vapurunun bulunmasını çekerek filminde kullanması takdiri hak edecek bir durum kesinlikle. Kurtarılmaya çalışılan, ölen, yakınını kaybeden mülteciler perdede tek tek arzı endam ediyorlar. Filmin en etkileyici olduğu, seyircinin yüreklerini parçalayan bu sahneler oldukça önemli tarihi belgeler de oluyor aslında. Denizdeki Ateş‘in başarısı sadece değindiği meselenin önem arz etmesiyle ve bunu mükemmel bir dille anlatmasıyla sınırlı değil. Film, sinematografi anlamında, özelikle katılımcı Samuele Pucillo’nun performansı ile tam bir başarı örneği.