02.06.2017

ELEŞTİRİ: Deux Jours, Une Nuit

Belçikalı yönetmenler Dardenne Kardeşler benzer sorunları kendilerine has anlatımlarıyla harmanlayıp “belgesel gerçekçiliği” etkisindeki filmlerine devam ediyor. 67. Cannes Film Festivali’nde yarışan ama festivalden ödülsüz dönen son filmleri Deux Jours, Une Nuit, 1999 tarihli filmleri Rosetta’nın tam tersi bir hikayeye sahip. Belçika’da “yasa değiştirten film” olarak bilinen Rosetta, büyük bir yoksulluk içinde yaşayan bir kızın iş bulmak için elinden geleni yapmasını anlatıyordu. Deux Jours, Une Nuit ise orta gelirli bir aileye mensup olarak tanımlayabileceğimiz Sandra’nın işini kaybetmemek için arkadaşlarını ikna etme çabası üzerine kurulu.

Dardenne Kardeşler anlatmak istedikleri hikayenin dramatik çatısını her zamanki gibi güçlü karşıtlıklar üzerine kurmayı başarıyorlar. Sandra dahil olmak üzere 17 kişinin çalıştığı şirketin patronundan herkesi zor durumda bırakacak bir teklif geliyor. Ya herkes 1000 euro ikramiyesini alacak ama Sandra işten çıkarılacak, ya da Sandra işine devam edecek fakat ikramiyeler iptal olacak çünkü şirket bunu karşılayabilecek durumda değil! Filmin hemen başında çalışanların 14’e 2 tercihle ikramiyeden yana oldukları belirtiliyor. Şirketin patronu Pazartesi günü Sandra’nın yeni bir oylama yapılması talebini kabul ediyor ve Sandra iki gün içinde 16 arkadaşıyla tek tek görüşmeye çalışıp onları ikna etmeye çalışıyor.

Yazının başlığında da gönderme yaptığım gibi filmin yapı itibariyle Sidney Lumet’in başyapıtı 12 Angry Men (1957)’i andırdığı aşikar. Orada hiçbir şekilde tanımadıkları bir çocuğun suçlu olup olmadığına kanaat getirmek için yapılan beyin fırtınası, burada kendini birbirlerinin her gün yüzüne bakan insanların ahlaki ve vicdani hesaplaşmalarına bırakıyor. Yine 12 Kızgın Adam’da 11’e 1 olan oylamanın fikirler silsilesiyle değişmeye başlamasının bir benzeri burada 14’e 2 olarak tekabül ediyor. Tabii işin ucunda para varken ve de herkes kendi ailesiyle ve yaşantısıyla ilgili planlarını düşünüyorken durumun çok daha çetrefilli bir hale bürünmesi kaçınılmaz oluyor.

Dardenne Kardeşler yine kamerayı ana karakterin dibinden ayırmamayı tercih ediyor. Sandra’nın diğer karakterlerle karşı karşıya kaldığı anlarda yüzlere plan kesmekten özellikle kaçınıyor. Konuşmayı ve karakterlerin ruh hallerini kesintisiz bir şekilde vererek karar verme mekanizmasını kurgusallıktan çıkarıp her zaman çok iyi başardıkları belgesel gerçekçiliği etkisini devreye sokuyorlar. Fakat Dardenne’lerin genelde çok iyi başardıkları bu gerçekçi tablonun Marion Cotillard seçiminden dolayı zaman zaman sekteye uğradığını söylemek mümkün. Her ne kadar tip olarak sadeleştirmeye çalışılsa da oldukça güzel bir kadın olan Cotillard’ın filmdeki diğer 16 karakterin gerçekçiliği karşısında star gibi parlaması inandırıcılık sorunları yaratabiliyor. Cotillard’ın performansı her ne kadar fena olmasa da başrol için tıpkı Rosetta’daki gibi tanınmadık bir yüzün tercih edilmesi daha doğru bir karar olabilirmiş. Diğer 16 karakter arasında ise farklı ülke kökenlerine sahip olanlara (ki aralarında Kader, Timur gibi isimler de mevcut) daha ılımlı yaklaşıldığını hissetmek mümkün, zira içlerinden hep gerçekten düşünen, elini vicdanına koyan hatta ağlayan insanlar çıkması tesadüf olmasa gerek!

Son zamanlarda sayısı iyice artmaya başlayan bazı açık uçlu finallerin yanlışına düşmediği için Dardenne’leri ayrıca tebrik etmek gerekiyor. Çünkü finalde ne olduğunu göstermeyip bir nevi “bu yaşananlardan sonra sonucun ne olduğunun bir önemi yok” önermesiyle bitirilecek bir final filmin yapısına ve önermesine oldukça zarar verebilirmiş. Neyse ki Dardenne’ler bu yanlışa düşmeyip zeki bir manevrayla filmin finalini daha da güçlü kılacak kadar dramatik yapı bilgisine sahip yönetmenler.