06.06.2018

Die Hard: Ben Tek Siz Hepiniz

John McClane efsanesi

Aksiyon filmleri denildiğinde Die Hard pek çok sinemasever için akla ilk gelen filmlerden biri. 1988’ten günümüze kadar uzanıp şu ana kadar beş meyve sunmuş olan serinin altıncı filmi de planlanmakta. Kalabalık düşmanlarını bir bir alt eden korkusuz polis memuru John McClane’in çevresinde dönen bu seriyi otuz yılın ardından halen canlı tutan özellikleri anlamak için mutlaka ilk güne dönmek gerek. Klişeleşen bu anlatıya sahip olan 1988 tarihli Die Hard, John McClane (Bruce Willis) efsanesini doğuran ve karakter merkezli olan serinin özellikle iyi taraf/kötü taraf zıtlığı hususunda ana hatlarını çizen ve birtakım doğru adımlarla, esasında çok büyük bir yığın olan aksiyon türünde kendisine epeyce sağlam bir yaşam alanı edinen bir ilk film.

Diğer pek çok seri gibi zaman içinde bozulduğu yoğun biçimde söylenen bu serinin ilk filmi, bugün dahi yer yer başka dizi ve filmlerde referans verilen, kendine özgü ikonik sahneleri asla unutulmayan ve özellikle karakterleriyle geniş bir hayran kitlesine sahip olan özel bir eser; bu nedenle sinemadaki “franchise” kültüründen ileri gelen bu bozulmadan ayrı tutulmalı. Die Hard serisi bir yönetmen dokunuşuna sahip değil. Yani seri, otör teoriye göre filmin esas sahibi olması gereken bir yönetmenin zihni ve tarzı çevresinde şekillenmiyor.

Yazılan senaryolar o dönem için uygun yönetmenlere teslim ediliyor ve ortaya gelenek itibariyle tutarlı ama sinema dili itibariyle birbirinden farklı filmler çıkıyor. Bu olay, esasında otör teoriye inanan sinema dünyası için affedilemez bir özellik; fakat Die Hard, bir yönetmen filmi olmamasına karşın kendi rengini bir şekilde bulup sinema tarihi için (özellikle ilk filmiyle) önemli bir yer ediniyor kendine. Bu başarının nedenleri de büyük oranda serinin ilk filminde gizli.

Kült film anlayışı ve Die Hard

Die Hard, belki de kült film kavramının tam olarak karşılığı. Bu kült film kavramının internette yoğun olarak yanlış kullanıldığını görmek mümkün. Genelde farklı, zamanının ötesinde ya da büyük zeka örneği filmler için telaffuz edilen bu kültlük sıfatı, esasında anlamını bu özelliklerden almıyor. Daha doğrusu tüm bu özelliklerin bir filme kült sıfatı kazandırmakta şüphesiz büyük katkısı var, fakat bir filmi kült yapan kritik özellikler bunlar ya da benzerleri değil. Kült, etimolojik olarak Latinceye kadar uzanan köklere sahip ve en basit şekilde “benzer anlayışa sahip grup” anlamına geliyor. Durum böyleyken, bir filmi kült yapan şey özel, başarılı ya da iyi düşünülmüş olması değil; sahip olduğu ilgi çekici özelliklerin izleyici temelinde nasıl bir karşılık bulduğudur. Yani en basit ifadeyle kendisine özel bir hayran kitlesi elde edip edemediğidir.

Bu hayran kitlesi, popüler kültür kavramından daha farklı. Die Hard da özellikle ikon haline gelen o meşhur beyaz atletli John McClane figürü ve sinemadaki kötü adamların hatrı sayrı sayılır örneklerinden biri olan Hans Gruber karakteriyle günden güne artan bir hayran kitlesine sahip. Yani izleyici özelinde bir karşılık buluyor, hatta ve hatta günümüzdeki kimi film ve dizilerde de kendisine pek çok referans veriliyor {Total Recall (1990), Speed (1994), The Sopranos (2006), Brooklyn Nine-Nine (2013-) ve daha nicesi}. Tüm bu örnekler ışığında, internette kült film olarak aksettirilen pek çok filmin aksine Die Hard’ın tam bir kült film örneği olduğunu söyleyebiliriz.

 

Döneminin aksiyon filmleri arasında Die Hard

70’lerin ortasından 80lerin sonuna uzanan dönem, bugün halen hemen herkes tarafından bilinen ve tanınan pek çok serinin hayata geçirildiği dönem. Die Hard’ın yanında bu aksiyon kanonunu oluşturduğu söylenebilecek olan bu dönem filmlerinin Rocky (1976), Rambo (1982) ve Terminator (1984) olduğu söylenebilir. James Bond serisi de bu dönemde tanınırlığını iyice artırıp 10’un üstünde filmi sinemaya kazandırmıştır. Tüm bu eserlere baktığımızda ortak noktanın karakter merkezli anlatılar olduğunu görmekteyiz.

Tek kişilik ordu niteliğindeki “problemli” bir karakter kötü adamların canına okurken, bu karakterimizin tam anlamıyla bir “beyaz atlı prens” olmaması da sinemadaki “anti-kahraman” geleneğinin özellikle aksiyon türünde gelenekselleşmesini sağlamıştır. Bu dönemde özellikle Taxi Driver ile drama türünde tanışmış olduğumuz bu anti-kahraman kavramı, tüm bu filmler sayesinde aksiyon türünde de net çizgilerle hayat bulmuş ve ikonlaşmştır.

Hikâyesiz, amiyane tabirle vurdu-kırdıya dayanan aksiyon filmlerinin aksine elle tutulur bir hikâye ve hikaye içinde de kritik kırılma noktalarına sahip olan Die Hard, izleyiciye McClane’in karşısına film ilerledikçe çıkacak olan engelleri film boyunca foreshadowing misali sezdirmiş ve bu yöntemle izleyiciyi büyük oranda filmin içinde tutmuştur. Pek çok başka örnekte gördüğümüz gibi ne kadar yenilikçi olursa olsun bir süre sonra tekdüzeleşen aksiyon sahnelerinin aksine Die Hard, gücünü böylesi sahnelerden ziyade, sezdirilen engellerin McClane’in karşısına nasıl ve ne zaman çıkacağını ve McClane’in bu engelleri aşmak için nasıl planlar yapacağını izleyiciye düşündürtmesinden alıyor. Karakterin bilmediği ama izleyicinin bildiği engellerin güç alan bu senaryo tekniği, Alfred Hitchcock’un “masanın altındaki bomba” üzerinden örneklediği gerilim yaratma öğretisini anımsatıyor. Abartılı efektlerden ve teknolojiden uzak Die Hard, hikayesini ince bir omurga çevresindeki bol süsten ziyade kalın bir anlatı ve tutarlı bir biçemle işleyerek bugün dahi hatırlanmasını sağlayan bu başarısını kazanıyor.

Özellikle mekan kullanımı bakımından belki de çekilmiş en başarılı filmlerden olduğu iddia edilebilecek olan Die Hard, Bruce Willis’in McClane karakterini üstüne yapıştıracak kadar başarılı oyunculuğunu bir de Harry Potter’ın Bay Snape’i Alan Rickman’ın resmen “sinemada kötü adamlık dersi” ile taçlandırınca ortaya üzerinden 30 yıl geçmesine rağmen kendini izleten özel bir film çıkıyor.