13.05.2016

Distopik Bir Roman Uyarlaması: Fahrenheit 451

.Ray Bradbury Fahrenheit 451’e giden yolun başlangıcında yazdığı öyküleri anlatırken, Parlak Anka üzerinde durur ve şunları söyler:

Sansür Şefi kitapları kütüphanenin dışarısındaki bahçede yakarken, şehir kütüphanecisiyle birlikte sokağın öbür yakasındaki kafede kahve içer ve elinde buharlar tüten bir cezveyle gelen garsonla sohbet eder:
“Merhaba Keats,” dedim.
“Puslu havaların ve olgun meyvaların mevsimi.” Dedi garson.
“Keats mi?” dedi Sansür Şefi. “Onun adı Keats değil ki!”
“Sahi,” dedim, “Bu bir Yunan restoranıydı, değil mi Platon?”
Garson fincanımı doldurdu. “İnsanların başlarına getirip yücelttikleri bir liderleri her zaman vardır… bu, işte sadece bu, zorbaların türediği kaynaktır; ilk ortaya çıktığı zaman, o bir koruyucudur.”
Sonra, restorandan çıkarken Barnes, az daha düşüreceği, yaşlı bir adama çarptı. Ben onu kolundan yakaladım.
“Profesör Einstein,” dedim.
“Mr. Shakespeare,” dedi.
Kütüphane kapanırken de uzun bir adam çıktı. “İyi akşamlar, Mr. Lincoln” dedim.
“Seksen yedi yıl…” diye yanıtladı.
Kitap yakan şehir bağnazı, bunları duyunca, bütün şehrin, kitapları hafızalarına kaydederek sakladığını anlar. Kitap her yerdedir. İnsanların kafalarında saklıdır! Adam çıldırır ve öykü biter.

Ancak bizim için öykü bitmez, belki de yeniden başlar her geçen günle birlikte. Fahrenheit 451’in yolunu açan küçük öyküler, belki kendilerince görevlerini tamamlamış ve okuyan herkesi etkileyen, filme çekildiğine izleyenleri kendine hayran bırakan Fahrenheit 451’ı bizlere ulaştırmıştır ama biz öykülerin tamamladıkları zamanları yeniden ve yeniden yaşıyoruz.

Michel Foucault, insanlığın dönüşümünün “disiplin toplumu”ndan “kontrol toplumu”na doğru geliştiğini söyler. Disiplin toplumuna işlerlik kazandıranlar, hapishane, tımarhane, okul, fabrika gibi disiplin kurumlarıdır. Bunlar sayesinde toplum, düzene uyar. Kontrol toplumundaysa işleyiş, dışarıdan bir gücün dayatması değil, vatandaşların beyinlerinin aşılanması, öznelerde içselleştirme yoluyladır. Görüntü demokratik olabilir ama özünde son derece baskıcı bir yaklaşımı imler bu. Buradan çıkaracağımız sonuç, disiplin Toplumundan kontrol toplumuna geçişte düzenleyici kurumların insanların kendisine dönüşmeye başlamasıdır. İnsan herhangi bir zorlayıcı dışsal otoriteye gerek kalmadan kendiliğinden bir tür hapishaneye dönüşür. Eylemlerini kendiliğinden bir özdenetimle kontrol altına alır. Bunu çevremizde gördüğümüz olaylarda, sayfasını çevirdiğimiz kitaplarda, perdede bakıp büyülendiğimiz filmlerde her geçen gün bir daha anlıyoruz. Belki kitaplardan, filmlerden (kısaca sanat değeri taşıyan eserlerden) bunca korkulması bu yüzdendir. Buradan da hareketle aklımıza 1984 (George Orwell), Cesur Yeni Dünya (Aldoux Huxley), Fahrenheit 451 (Ray Bradbury) ve Dava (Franz Kafka) gibi kitaplar ve bunların sinemaya uyarlanmış filmleri defalarca gelmelidir.

Fahrenheit 451 belki de uyarlandığı kitabı aratmayacak nadir filmlerden biri. 1966 yılına ait bu filme François Truffout hem yöneterek hem de senaryoyu yazanlardan biri olarak yön veriyor. Fransız sinemasının bu unutulmaz yönetmeni ve yazarının yine unutulmaz filmlerinden biri olarak kazınıyor hafızamıza Fahrenheit 451. Ne kadar ironik ki kitap yakan bir distopik gelecek kurgusu içinde hafızaya olan inancını üstüne basa basa vurgulayan film, izleyenin hafızasında da yer ediyor.

Yazının başında söz konusu ettiğimiz Fahrenheit 451 romanı da gelecekteki bir zamanı anlatsa da, zaman bize uzak gibi dursa da aslında bugün hissedilen korkunun dışavurumudur söylenenler. Fahrenheit 451 özgürlüğümüzü teslim ettiğimiz ellerin bizi günlük yaşamını idame ettirmekten başka bir şey bilmeyen ve bunu yaşamak olarak yorumlayan kölelere dönüştüreceğini vurgular. Kitapların yakılması bilincimizin silinmesi, belleksizlik anlamına gelir.

“Pazartesi Miller yakarız; Salı Tolstoy; Çarşamba Walt Whitman; Cuma Faulkner; Cumartesi ve Pazar da Schopenhauer ve Sartre…” diyor İtfaiyeci Montag (Oscar Werner) filmde. Onun rutini budur. Sorgulamaz ilk başta tüm bunları. Ancak insanı insan yapan düşünme gücü aklına sorular getirdiğinde başlar Montag’ın uyanışı.

Kahraman İtfaiyeci Montag her gün metro ile işine gidip gelirken sürekli metroda karşılaştığı Clarisse (Julie Christie) ona sorular sorar ve aklını karıştırır. Bu sorulardan bazıları şunlardır: “İtfaiyecilerin bir zamanlar yanan evleri söndürüp kitapları yakmadığı doğru muydu? Kitapları neden yakıyorlardı?” Montag kitapların yakılma sebebi olarak “insanları mutsuz ediyorlar” karşılığını verir. Clarisse filmde çok önemli bir kırılmaya da sebebiyet verecek şu soruyu da sorar, “Hiç yaktığın kitapları okudun mu?” Montag, önce ilgisini çekmediğini söyler, sonrasında yapacak daha iyi işleri olduğunu belirtir ve sonra da “yasak” olduğunu söyleyerek cevaplar Clarisse’in sorusunu. Montag’ın film içindeki dönüşümünde uyanışını bu sorular başlatır. Yani her zaman önce soru vardır. Eşelemek, düşünmek, düşünceyi harekete geçirmek için ilk adım soru sormak. Bunu bize öğreten, gösteren en doğru adreslerden en önemlileri kitaplar ve filmler! .