16.03.2018

Dizi: Six Feet Under

Bir acayip dizi Six Feet Under

2001-2005 yılları arasında yayınlanmış beş sezonluk bir HBO yapımı Six Feet Under. Bir cenaze evini ve o evde yaşayan aileyi konu alan dizi, hepimizin bir şekilde aklımıza getirmekten çekindiğimiz ölümü, karakterlerine ve izleyenlerine sıklıkla hatırlatıyor. Yapım, böyle bir temanın üstüne kurulunca ister istemez büyük etkiler yaratıyor izleyenlerinde.

Her bölüm sıradan ya da ilginç bir ölümle başlıyor. Bu ölülerin kim olduklarını ve hikâyelerini “Fisher&Sons” Cenaze Evi’ne geldiklerinde öğreniyoruz. Kafalarının içinde ölen kişilerle konuşuyor kahramanlarımız bazen, onlardan aslında ne kadar etkilendiklerini; normalmiş gibi davransalar da yaptıkları işin hiç de kolay olmadığını görüyoruz böylelikle. Üstelik hepsi baba Fisher ile hesaplaşmalarını da bu “kafa konuşmalarıyla” hallediyorlar. Ölü adamın ruhu, halinden gayet memnun bir şekilde ve genelde karakterlerimizle alay etmek için etrafta dolaşıyor beş sezon boyunca.

Dizinin içindeki her bir sahne bugüne ve herhangi bir zaman dilimine uyarlanabilecek ağır mesajlar içeriyor, çünkü anlattığı her şey gerçek! Bu yüzden de Six Feet Under geçerliliğini ve çarpıcılığını her daim koruyacak pek az yapımdan biridir bana kalırsa. Öncelikle ölümden, daha sonra başımıza gelen küçük veya büyük trajedilerden psikolojik olarak nasıl etkilendiğimizi kurmaca karakterler üzerinden izliyoruz dizide. Onların verdikleri her tepkide kendimizi veya etrafımızdaki insanları görüyoruz.

Ölüm ve Yaşam Arasına Sıkışmış Karakterler

Dizinin henüz ilk bölümünde tüm ana karakterlerin dünyalarına misafir oluruz. Onlar farkında olmasalar da, aile mesleğinin getirdiği katışıksız yas havası “sıcak yuvalarının” her köşesine nüfuz etmiştir. Sonunda, duygularını ifade etmekten kaçınan, iletişim kurmanın en dolaylı yollarına başvuran tabiri caizse birer “poker face” olarak yaşayan bireylere dönüşmüşlerdir. Birinci bölümde, baba Nathaniel’ın vefat haberini almadan önce yaptıkları ve habere karşı verdikleri tepkiler seyircinin onları çözümlemesi için ilk ve en net datayı ortaya koyar. Fakat bu “ilk izlenim” aynı zamanda, herkesin kaçınılmaz olarak değişmeye başladığı noktadır, bu noktadan sonra her şey bulanıklaşmaya başlar.

Anne Ruth Fisher için dizinin ve dolayısıyla ailenin en önemli yapı taşı demek yanlış olmaz sanıyorum. Zira o, her ne kadar kontrolcü ve soğuk da görünse hikayenin kırılma noktalarının en vazgeçilmez etken ve etkileneni. O kadar çok şeyi içinde biriktirmiş ve olmamış gibi davranmış ki bir aşamaya geldiğinde en şok edici patlamaları yine o yaşıyor. İlk krizini elbette kocasının ölüm haberini aldıktan sonra geçiriyor, üstelik daha birkaç saat önce ona yıllar sonra gerçekleşeceğini öngördüğü muhtemel ölüm senaryoları yazdıktan sonra. Bunu oğluna söylerken kullandığı sözcükler ise şöyle: “Bir kaza oldu. Yeni cenaze arabası parçalandı. Babanız öldü. Babanız öldü ve benim fırın rostom mahvoldu.”

Bir “anne”den bekleyebileceğimiz her türlü özelliği sergileyen Ruth, aslında eşinin ölümünden sonra beş sezon boyunca bizlere bir anne, bir eş ve ev hanımı olmanın dışında hala bir kadın olduğunu hatırlatıyor. Bu süreçte çocuklarını ne kadar az tanıdığının farkına varan Ruth Fisher, kontrolcü kişiliğini bir kenara bırakmayı başaramadan onların hayatlarına dair daha fazla şey öğrenmeye çalışıyor.

Nate Fisher ise tam bir “free spirit”. Babasının yaptığı işi hiçbir zaman sevmemiş, ailesinin dışa vurmaktan kaçındığı duygular içinde yaşamayı da reddetmiş bir karakter. Erken yaşta evden ayrılıp, kendine uygun bir hayat kurmuş. Ne var ki, otuz beş yaşında geri dönüp baktığında yaşadığı özgür hayatın onu tatmin etmediğini “Geçici olması gereken derme çatma bir dairede yaşıyorum ve hayatımda gerçekten ne yapmak isteğimi bulana kadar çalışacağım geçici olması gereken bir işim var.” diyerek itiraf etmek zorunda kalır. Uzun süreli doğru dürüst bir ilişkisi olmadığını sık sık vurgulayan Nate, babasının ölüm haberini uçakta tanıştığı bir kadın(Brenda) ile havaalanında sevişirken alır. Bundan sonra, hayatı boyunca kaçmaya çalıştığı şeylerle iç içe yaşamak zorunda kalır, fakat bu zorunluluk hissi de yerini zamanla aidiyete bırakacaktır.

David’e gelince, o Fisher ailesinin şimdiye kadar bahsettiğim tüm “olumsuz” özelliklerini temsil ediyor gibi görünüyor başlarda. Tabii gay olması hariç… Abisi Nate kaçıp gidince tüm sorumlulukların bir şekilde onun üstüne kaldığı hissine kapılmış ve hukuk okumakta ısrar etmek yerine babasının isteğiyle cenaze direktörü olmuş. Üstelik her şeyi kitabına göre yapmayı kafasına takmış bir adam; öz babasının ölümüyle ilgili verdiği en aşırı tepki cesedi morgdan almayı unutmaları yüzünden oluyor. Sevgilisi dahil herhangi bir insana karşı mesafeli tavrını elden bırakmayan David’in ketumluğu başta bizi sinir etse de mimiksiz suratının altında kopan fırtınalar sonradan gün yüzüne çıkıyor.

Evin en küçük ve tek kız çocuğu Claire ergenlik sıkıntıları, sorunlu erkek arkadaş, uyuşturucu, var oluş sancıları, asilik ve üstüne babasını kaybetmenin şokuyla mücadele ediyor. Henüz on yedi yaşında olmasına rağmen tüm bunlarla baş etme konusunda çoğumuzdan daha başarılı olduğu ise kesin. Evdeki kimse onu tam anlamıyla tanımıyor aslında. Annesi bile beraber morga giderlerken hatırlıyor ona hayatıyla ilgili sorular sormayı ve en son ne zaman önemli bir şey konuştuklarını bilmediğini söylüyor ağlayarak. Aslında Claire’i dizinin içinde başlı başına bir “coming of age” öyküsü olarak değerlendirsek yanlış olmaz sanırım, çünkü büyümenin tüm olası sancılarını ve dışavurumlarını sergiliyor beş sezon boyunca. Sonunda içindeki sanatçıyı uyandırmayı başarıyor ve anlamsız bir hayata sahip olmaktan kurtarıyor kendini belki de.

Fisher Olmayanlar

Six Feet Under, Fisher ailesi üzerinden söylemek istediğini söylerken haliyle bu aileye bir şekilde katılan, onlardan bağımsız düşünemeyeceğimiz karakterlere de yer veriyor. Bunlar bambaşka ruh halleri ve yaşantılarıyla seyirci için hem farklı tat hem de farklı sorunlar demek, zira her biri kendi problemleriyle beraber dahil oluyor hikayeye.

Brenda Chenowith, beş sezonluk dizi tarihine “söylenemeyenleri söyleyen kadın” olarak geçti bana kalırsa. Kim neyi ifade etmekten çekinse o çıkıp gerçeği tokat gibi yüzüne çarpıveriyor hep. Daha ilk bölümde, Nate’e babasının ölümüyle ilgili söylediği şu sözler de bunu tam olarak karşılıyor zaten: “Babana mı kızgınsın yoksa hepimizin bir gün öleceği gerçeğine mi?” Nate’in ilk uzun ilişkisi olarak hem dizide hem de bizim gönüllerimizde yer edinen Brenda da ailesiyle başı dertte olanlardan. Psikiyatrist ebeveynleri yüzünden tüm çocukluğunu analiz edilerek geçirmiş ve bunun etkilerini 30 küsür yaşına kadar üzerinden atamamış. Diğer yandan diziye diğer bir çatlak karakter olan kardeşi Billy’i kazandırıyor; ki kendisi ciddi psikolojik rahatsızlıkları olan ve ablasına neredeyse bağımlı yaşayan bir fotoğrafçı.

Diğer bir “Fisher olmayan” ise Federico Diaz. Nathaniel Fisher onu daha genç yaşta yanına alıp eğitir: ceset mumyalama konusunda! İşini gerçekten bir sanatçı edasıyla yapan Federico, babanın ölümünden sonra “Fisher&Sons Cenaze Evi”ne ortak olmak ister ve bunun için David ve Nate’i sürekli sıkıştırır. Ailenin bir parçası gibi olsa da hep bir şekilde dışarıda bırakılan Rico, hırslı karsıyla ve çocuklarıyla hikayenin daha farklı bir katmanını oluşturuyor: maddi çıkarlar ve vefa.

Elbette, seksi polisimiz Keith’i de unutmamak gerek. David’in erkek arkadaşı rolünde gördüğümüz Keith aile içine çok girmese de David için çok fazla şey ifade ediyor. Kendi cinsel kimliğini çoktan kabullenmiş bir birey olan karakter, ABD’de siyahi bir polis olarak bile bunu saklama gereği duymaz. Beraber olduğu adamdan da aynı şekilde davranmasını beklese de David’in kat edecek daha çok yolu vardır. Dizideki en mantıklı davranabilen ve en az iniş çıkışları olan kişi de sanırım yine Keith’tir. Bir problem olduğunda yetişip çözer, başı sıkışana yardım eli olur, başta çizdiği soğukkanlı ve güvenilir portre beşinci sezonun sonuna kadar hiç zedelenmez.

Claire’in bol sorunlu erkek arkadaşı Gabe ise her anlamda Amerika’nın batağa saplanmış ergenlerini temsil ediyor. Lise çağında uyuşturucuya bu denli bağımlı olması, kafasına estiğinde zorbalığa başvurması ve silahlı soyguna kadar uzanan kabarık siciliyle Claire’in her türlü çabasını karşılıksız bırakıyor. Bakmayın özünde iyi çocuk ama arkadaş ortamı kötü…

Daha sayamadığım birbirinden tuhaf ve izlenilesi kişilik var elbette dizide. Ruth’un sevgilisi Nikolai, kız kardeşi Sarah, diziye sonradan dahil olacak olan Lisa ve daha niceleri dizide unutulmaz anlara vesile oluyorlar. Böylelikle tam bir karakter dizisi niteliği taşıyan Six Feet Under, tüm bu rolleri hakkıyla oynayan oyuncular sayesinde daha da bir kıymetleniyor.