19.04.2018

Doğanın İnsanoğlundan İntikam Aldığı Felaket Filmleri

Doğanın İnsanoğlundan İntikam Aldığı Felaket Filmleri

Doğanın gücü karşısında insanın gücünü sorgulamak ne derece doğru bile diyemiyoruz. Depremler, fırtınalar, dev dalgalar, salgınlara karşı ne kadar önlem alırsak alalım maça hep 1-0 yenik başlıyoruz. Bu düşünceden hareketle Hollywood evreninden yayılan felaket temalı filmleri mercek altına alalım dedik. Hortumundan meteoruna hiçbir şeyi eksik bırakmadan sizlere “felaket” yaşanmaz bazen de anlatılır diyen filmler…

 

2012 (2009)

Dünyanın sonunun geleceğini kutsal kitaplar yazar ama bunun nasıl bir felaket ile olacağını biz tahmin edemez iken yüce Hollywood bizler için hem paranoyayı hem de ondan kurtuluş yolunu buldu. Roland Emmerich’in Maya Uygarlığı’nın öngörüsünden yola çıkarak kotardığı film yılın en çok iş yapanlarından olmuştu.

 

The Day After Tomorrow (2004)

Küresel ısınmanın ne kadar ciddi boyutlarda sonuçlara gebe olduğu uzun yıllardır bilim insanlarınca dile getirilmiş olsa da bizlerin dikkatini çekmesini sağlaması ancak bir film ile olabilir. Neden böyle dediğimize takılmayın zira yapılmaması gereken ne varsa inadımız inat devam ediyoruz. Dennis Quaid ve Jake Gyyllenhaal eşliğinde dev dalgalar, kutup soğuğu ve olmazsa olmaz aksiyon ile tabiri caiz ise salonlarda koltuklara mıhlanmıştık.

 

Twister (1996)

ABD ve tropik iklimler başta olmak üzere en korkutucu doğa felaketlerinden biri de hortumlardır. Aksiyon filmleri konusundaki ustalığını Hız Tuzağı ile gösteren Jan De Bont, Helen Hunt ve Bill Paxton’u başrole koyarak fırtına ve hortumların peşinden giden insanların hikâyesini dram ve aksiyonu bir araya getirerek anlatmıştı. Filmdeki karakter dramasını bir kenara bırakıp hortum sahnelerine bakacak olursak döneminin imkanlarında ziyadesiyle doyurucu bir yapımla karşılaşıyoruz.

Volcano (1997)

Felaketin türü ne olursa olsun sizin aksiyon keyfiniz bol olsun. Bu sefer ABD sınırlarında üstelik şehrin tam da göbeğinde patlayan bir volkan sadece şehri değil yaşamları da alt üst eder. Şaşırtıcı olmayacak şekilde yöneticileri uyarmak isteyen öngörülü bilim adamı ahlar vahlar içinde ölür ve yareni filmin jön prömiyesi ile onun bıraktığı yerden devralıp insanlığı bu büyük sorundan kurtarır. Tommy Lee Jones ve Anne Heche’in başrollerinde yer aldığı film gösterime çıktığı yıl beklentilerin çok uzağında getirisiyle tam bir hüsran olmuştu.

Deep Impact (1998)

Başımıza ne geliyorsa bilinmezlikten geliyor. Halbuki azıcık daha gök bilime odaklansak ve uzayda olan bitenleri takip etsek en azından göktaşı gibi durumlar söz konusu olunca nasıl hareket edeceğimizi bilirdik. Sağolsun Mimi Leder yönetmenliğinde Hollywood yine bizleri düşünerek göktaşı düşecekse yapılması gerekenler kılavuzu tadında bu filmi üretti de derin bir oh çektik.

Armageddon (1998)

Mesleğiniz ne olursa olsun astronot olabilirsiniz. Bu film bu yargının en geçerli kanıtı da sayılabilir zira dünyaya çarpmak üzere olan bir göktaşından kurtulmak için bel bağlamamız gereken kişiler eğitim seviyesi son derece tartışmaya açık petrol işçileri. Ama Michael Bay zoru başarıyor ve öyle bir ekipten usta bir birlik çıkartıp bizleri kurtarmayı başarıyordu. MTV estetiği denilen 3-5 saniyede bir plan esasının sinemadaki ilk uygulamalarından olduğunu da belirtelim.

The Core (2003)

Olmayacak olan oldu ve dünyanın merkezindeki çekirdek hareket etmemeye başladı. Dünyanın sonu tabii ki geldi gelecek ama Hilary Swank ve yoldaşları sağ olsun bizleri kurtarmak için yine canlarını tehlikeye attıktan sonra ne yapıp ederek yaşamın devamlılığını sağladılar.

Dante’s Peak (1997)

Yanardağ kavramı insanoğlu yaşadığı sürece başını ağrıtacak yegane doğa felaketlerinden biri. Yıllarca uykuda olan Dante de birdenbire fikir değiştirip insanlarla etkileşime geçmek istiyor ve olanlar oluyor. Onun bu çabasını yanlış anlayan kasaba halkı kaçmaya çalıştıkça hiddetlenen Dante daha da fazla volkan ve küfe sebep oluyor en kötüsü de Pierce Brosnan ve Linda Hamilton gibi ünlüler de bu durumdan etkileniyor.

Hard Rain (1998)

Fazla mal göz çıkartmaz ama susuzluk çeken İstanbul’un hasret kaldığı yağmur Morgan Freeman ve Christian Slater’ın başını oldukça ağrıtacak bir felakete sebep oluyor. Filmin kendisi son derece klişe ve bir o kadar da sıkıcı olmasına rağmen sinema tarihinin en iyi açılış sekanslarından birine sahip. Yönetmen Mikael Salomon’un genelden özele inerken yaptığı yumuşak geçişler filmin ilk başında ağzımıza bir parmak bal çalsa da görüp göreceğimiz rahmet şeklinde filmin hanesine yazılıyor.

The Impossible (2012)

Tarihin en büyük felaketlerinden birin fona alan bu yapım on binlerin hayatını kaybettiği 2004 yılındaki tsunami esnasında hayatta kalmayı başarabilen bir ailenin hikâyesini anlatıyor. Pek çok kişi tarafından tek bir aile etrafında dönen hikâye geride hayatını kaybetmiş insanlara saygısızlık olarak yorumlansa da sonuçta başta Naomi Watts’a Oscar adaylığı da getiren, son derece zorlayıcı fiziksel koşullar altında icra ettiği performansı ile yakın dönemin hatırlanası filmlerinden biri haline getiriyor The Impossible’ı.

 

The Perfect Storm (2000)

Her film Hollywood’un akla zarar zihninden çıkmıyor elbet. Yaşanmış hikâyelere de ara ara denk geliyoruz. Kaydedilen en ilginç doğa olaylarından birini merkeze alarak balıkçıların denizde yaşadıklarına odaklanan bu film üç büyük fırtınanın kesişme noktasında yani kusursuz fırtınanın tam göbeğinde kalan bir grup insanın hikâyesini anlatıyor. Wolfgang Petersen bu felaket filmi işini iyi biliyor olacak ki filmin yönetmenlik koltuğuna rahatlıkla kurulmuş.